Baskına Geldiler


Susturucuyu bir namlunun ucuna takmayı unutup tetikle karanlığın sessizliğini yırttığından bu yana susuyor. Ben konuştuğunu duymadım. Ama sustuğuna da şahit diye yazılsın istemedim adım. Odada kitaplar… Rafta eski gecelerden kalmış yıllanmış ama yıllandıkça çirkinleşmiş hatırları var…

Emekçi olmak için emek verenlerden işçi olmazdı. Bu yüzden ağır içiyordu içtiği sigarayı. Dumandan yüzünü göremiyorum. Zaten yüzünü çok da merak etmiyorum. Bir masada başka düşlere başlıklar düşünmeyelim diye genelde masalarda oturmuyorum onunla. Yürüyorum. Yanımda mı arkamda mı kaldı kontrol etmeyi unutabiliyorum hatta.  Yanımdan yürümene izin verdim; yol arkadaşım değilsin…

Uyandırdılar. Sabahın geceyle aklını karıştırdığı ve zamanın kendine bir isim koyamadığı andı. Geceden sonra, kuşluktan önce.  Kapıyı çaldılar.  Araladım. Gereğince sorgulamadılar. İçerde mi dediler. Uyuyor dedim;  daha yeni daldı. Hemen uyandırmayın. Kitapları karıştırdılar. Rafları dağıttılar. Koltukları devirdiler. Benim oturduğum koltuğun üzerinde solmuş papatyalar vardı. Dokunmadılar. Sadece içlerinden bir tanesi sordu. Bu papatyaları sana o mu aldı dedi. Hayır dedim. Papatyalar benim değildi. Ben papatya sever miydim önceden… Tabi, hatırladım. Ben, eskiden papatyaların ülkesindeki o kır kokulu kadındım. Polise papatyaları sevdiğimi söylemiş demek biri. İhbar etmiş bir aşkın katilini. Beni papatya tarlasında kana bulayanın ismini isterlerse şimdi. Yok, bilmiyorum diyeceğim. Zaten hatırlamıyorum ismini. Belki biraz eşkâli aklımda kalan ama onu da polislere anlatmam…

Gürültüye uyandı. Bana baktı. Geldiler dedim. Gördüm dedi. Başını önüne eğdi. Ayakları çıplaktı. İnce mavi pijamalarının altından daha solgun görünüyordu benzi. Sakın korkma dedim. Seni öldüremezler. Papatyalara baktı o zaman. Koltuğun üzerindeki solgun papatyalara.  Polisler şüphelendi ama ben bir şey anlatmadım dedim. Adını soramadılar o yüzden beni papatya tarlasında delik deşik edenin. Sana sorarlarsa sen de sakın bir şey söyleme tamam mı.  Söylemem dedi. Polisler bize baktı. İkimize. Polisler ikimize aynı anda bakıyorlardı. Polisler beni onun sevdiği sanıyorlardı. Polisler bilmiyorlardı. Polisler, ya bildiklerini çok yanlış anlıyorlardı ya da bilmediklerini gerçek sanıyorlardı. Git üzerini giy dediler. Bana baktı. Yalnız kalamaz. Sabah olsun… Gelip sabah alın beni dedi…

Polisler çıkıp gitti. Sabaha birkaç saat vardı. Yerlere attıkları kitaplar devirdikleri koltuklar darmadağın ettikleri raf… Hepsi az acı görmüş insanları ağlatabilmeye uygun birer sahne gibiydi. Sanki az acı görenlere “ohooo dünyada ne acılar var kızım/oğlum” demek için kasti hazırlanmıştı. Ben ağlamadım. Üzerinde solmuş papatyaların bulunduğu koltuğa geçip oturdum. Sanki biraz evvel olanlar çok sonra yaşanacakmış gibi. Bana bakıyordu. Yüzüme. Ne söyleyeceğim diye bekliyordu. Gidip uyu dedim. Sabah almaya gelecekler seni. Gitti ve uyudu. Sonra sabah oldu. Almaya geldiler,  aldılar onu…

Yayın Tarihi: 07 Ocak 2010


Yazarımızı Tanıyalım!

Sarahatun Demir

İnsan, memleketini neden sever?.. Başka çaresi yoktur da ondan. Ama, biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir... Orayı seversen orası dünyanın en güzel yeridir... Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir.


Bu içerik Sarahatun Demir tarafından 12 Nisan 2010 tarihinde sağlanmıştır.
Bu Sayfanın Kısa Bağlantısı (Short URL):    www.web5a.com/?p=144  

Baskına Geldiler ile Benzer Yazılar:

12 Nisan 2010 Saat : 7:27

Baskına Geldiler Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed
reklam

Gözucuyla Bakılanlar

Firefox Eklentileri HBK blog Web5a.com Yenile
Login