Kemanın Reçinesi


Bir sahteliği yok…

En gerçek yalanı söylediklerinde gülmüştük seninle

Ve “bu kadarına kıyamazlar” demiştik

İnandırdılar yahut öyle işimize geldi diye inanmak istedik

Sadece kardeşin olsam, sadece ağabeyim ya da

En gerçek yalanı söylediklerinde bize,  gülmezdik bakıp birbirimize

Ama o zaman temize çektiklerimle

“En ağlatan yazarın” olabilemezdim ki senin”

Çok geçmedi doğalı ama sanki ölüme yaklaştığını hisseder bir yapıdaydı…

Yine de her nefesini ölümsüzmüş gibi almayı bir maharet belliyordu…

Filizlenen umutlarını koruyordu…

Kırışmamıştı elleri…

Fakat sıkça dört parmağını bir araya getirip kontrol ediyordu onları…

Hiç birinin birbirine benzemediği yalandı…

Hepsi benziyordu aslında, aralarındaki fark boylarıydı…

Yaşamanın gerekliliğini anlatıyor sevdiklerine…

O da biliyor aslında çok bir mecburiyet olmadığını…

Ama onlar yine de yaşamalı…

Ne olursa olsun bir toprak altına gömülmemeli, bir dağ zirvesine serpilmemeli…

En çok kendisine yakıştırır bu sessiz uyku halini…

Yapacaklarının çokluğunda fırsat bulamıyordu…

Alnında yazıyorsa da henüz okunmuyordu…

Zor günlerin çabuk geçeceğine inanmıştı ama boşa çıkıyordu sanki…

Çünkü bu zorluklar birbirine özenmişçesine devam ediyordu…

Artarak…

Arta arta bir artık ömrün kalacağından korkutarak…

Bu düşünce kafasının içindekileri yine değiştiriyordu…

Oysa kızına keman öğretecekti daha…

Doğarsa…

Yani önce evlenip sonra bir kızı olursa ona keman öğretmek hayatının önemli emellerinden biriydi…

Ama kim doğuracaktı onu…

Kim layık olacaktı bu kızın doğumuna…

Kendi doğurmaya razıydı aslında…

Hatta göğüslerinin büyümesine…

Ama metabolizması ve yaradan müsaade etmiyordu bir yeni bebek doğurmasına…

Üstelik kendi ebeveynleri gibi olmak istemiyordu…

Onlar kırk yılın üzerinde bu görevi yapmalarına karşın pek tecrübe edinmeseler de, kendisi dikkatle izleyip “bunları yapmamalıyım” diyordu…

Sonrası, iki kol düğmesi…

Bir gömleğin kollarındaki iliklerin nakledilmesi…

Birden bire değil, gayet sakince baktı gün batımına doğru…

Artık daha geç batıyordu güneş…

Deniz olmasa bile gölün ufkundan izliyordu batışını…

Yeniden doğmasını isteyip istememe konusunda zaman zaman tereddütler yaşıyordu…

Geçmeliydi günler…

Gün diyebilmeliydi artık uyanık kaldığı saatlere, bu telaşlar bıktırıyordu…

Her günü bir doğum velvelesi gibi çığlık çığlığa yaşıyor ancak kimse ölmüyordu…

İşte böyle kimli, kimlikli, kimsesiz, kişiler peydahlanmadan yeryüzüne…

Hızır inmeden göklerden…

Ben yine delirmeden…

Onlar konuşmadan…

Sen dinlemeden…

Dinlenmeden…

Saçları çok sık ve yaşı neredeyse benimle eşit kardeşim siyah gözlerinin altından acıları çekmeden, temize çekiyordu…

En çok onun yazılarını okurken ağlardı…

Bu, bir evi paylaşmanın verdiği kan bağından öteydi…

Bir edebiyatın hayatın işleyişi içersinde iyi kullanımındandı…

İmgesellikler yeniden bir kelime oyunu yapmadan, anlıyordu onun anlattıklarını…

Kardeşi çoğu kez en ağlatan yazarı oluyordu…

Çünkü sıklıkla acıların çekilmesi bitmeden, o temize çekiyordu…

Yine de kirli duruyordu yaşananlar…

Biraz ağladı…

Düşündü de bunu haftalık bir ihtiyaç olarak gördüğü zamanları geride bıraktığını hatırladı…

Uzun zaman olmuştu gözlüklerinin altından yaşlar dudağını ıslatmayalı…

Yaşı bana yakın olan kardeşinin yine temize çektiği bir acı onu ağlatmıştı…

Aynada gözlerine baktı, beğenmedi, zaten biri iyi görmüyordu…

Ve yorgundu…

Sonra çıkardı üstündekileri…

Hafif çıkan göbeğini aynada izliyordu…

İçinde bir bebek olduğunu hayal ederek eliyle ovuşturdu…

Öyle bir maneviyata daldı ki bir an gerçek bir bebeğin karnında olduğunun hayal ötesine geçerek bir gerçeklik olduğunu düşündü…

Dış, iç, orta gebelik değildi onu ilgilendiren…

Jinekolojik bilgiler cinsiyetini çok enterese etmiyordu…

Sonra ovuşturdu karnını, kızım orda diye düşündü…

Bir başkasının taşıyacağı bebeğe vesile olmaktan çok, kendi isterdi bu ağırlığı taşıyabilmeyi…

Neyse,  yaşlar indi yaşlandırarak…

Sonra,  babasının yanına gitti,

Şimdi kızı kadar hassas davranmak zorundaydı bu aksi adama…

Çünkü ihtiyacı vardı onun gibi bir babaya…

Temirağa – Sarahatun Demir

SilinmeZ

Yayın Tarihi: 04 Şubat 2010


Yazarımızı Tanıyalım!

Sarahatun Demir

İnsan, memleketini neden sever?.. Başka çaresi yoktur da ondan. Ama, biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir... Orayı seversen orası dünyanın en güzel yeridir... Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir.


Bu içerik Sarahatun Demir tarafından 12 Nisan 2010 tarihinde sağlanmıştır.
Bu Sayfanın Kısa Bağlantısı (Short URL):    www.web5a.com/?p=146  

Kemanın Reçinesi ile Benzer Yazılar:

12 Nisan 2010 Saat : 7:28

Kemanın Reçinesi Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed
reklam

Gözucuyla Bakılanlar

Firefox Eklentileri HBK blog Web5a.com Yenile
Login