Birazdan yığınla önemli konudan bahsedebilirim. Yahut divit koy verip kendini soytarılığa vurabilir. Bu yüzden bu yazı başlıksız olsun önce. Yani lise yılları kompozisyon sınavları gibi giriş gelişmeyi sonuca bağlamadan başlığa lüzum görmüyorum. (malum yanlardan boşluk, alttan üstten boşluk, başlık not değerlendirmesinde ilk sıraları teşkil edecek..)
Ülkenin topluca girmek durumunda kaldığı son dönemeç aslında büyük açıkların patlak verişiydi. Ben böyle tanımlıyorum. Görmeyen, duymayan, kapak, etek, kapı arkası yapılanlar o denli dayanılmaz oldu ve çoğaldı ki patlak verdi sonunda.
Bu süreçte herkesin aklında ve dilinde dolaşan sözler malum “ne olacak halimiz.”
Birbirimizi kandırmayı bırakalım; bunu yapmaktan, maskelerden sıkıldık artık. Dönen oyunlar, yenmiş, unutulmuştur hesabıyla göz ardı edilmiş vaat ve duruşların ayyuka çıktığı zamandır. Sorduğun soruyu unutabilirsin de verdiğin cevabı unuttum dersen eğer sahtekarsın, yalancısın, düzenbazsın. Oysa sağlamlık dediğin geçmişin arkasına göğüs germektir. Her haliyle. Olanıyla biteniyle. Yoksa herkes üç maymun değil; tutar vurulur yüzüne, utanmak, kepaze olmak deyimini ilk gençlik o noktadan öte artık seninle anar. Tarih kitaplarına kızarmış, utanmış bir yüzle geçmenin verdiği hicap duygusunu tahmin etmesi bile hücrelerimi ürpertiyor. İnsan olmanın erdemini aşanlar, bunların yamak bekçileri, susanlar, neme lazım korkakları, sus ulan bastırıcıları, doğrudurcu’lar… Geldiğiniz nokta bu! Geldiğimiz diyerek kendimizden pay biçmem buna. Tevazu gösterecek kadar zarif değilim bu mevzuda. Bir sonraki nesle, dostlarımın çocuklarına, yeni gençliğe verecek cevabım yok! “Bu ülkeyi nasıl bu hale getirdiniz?” diyecek tarihimin hükmüne vebalin büyük. Vebalimiz diye paylaşacak değilim. Ama oyun bitti. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar da mum var mum var şimdi. Bu mum yanmadı. Altındaki karanlıkta korku filmi kıvamı tatsızlıklar yaşattı ama unutuyordu sonunda kendini yakacağını. Yanıyor. Avaz çığlık; figan feryat. Yanıyor…
Genç olmanın onuruna yaraşmaz ne yalan, ne düzen, dolan. Atatürk çocuklarıyız, devrimiz lalelerden gelmiyor bizim. Gerçeğimiz Cumhuriyet. Yönetim nedir şeklinde o kadar çok sorguluyorum ki kendimi; yönetmek için önce yönlenmek gerekmez mi?
Bu yönlenme biçimlendirmesinde bir duruşu olmaz mı fikirlerin
Kim ne yöne çekse koşacak, sömürecek alanları yakalayarak “biz”cilik taslayabilmek mi yoksa yönetmek(!)
Organize zor iştir. Ahkam kesmekse buna nazaran daha kolay yöntem şeklinde algılanabilmektedir. Ne olduğunu bilmekle başlar her şey. Ben ne olduğumu biliyorum. Ahkam kesebilecek kadar biliyorum. Ama sen ne olduğunu bilmiyorsun. Ve fakat diretiyorsun. Gösterdiğin pembeler artık o denli eşkerece siyah ki yanılsama psikolojisiyle falan açıklanır tarafı kalmadı.
Şimdi ne olacak?
Süreç çok can alıcı. Çizgiler, söylemler, kararlar bıçak sırtı. Hukukun üstünlüğünün zevale uğratıldığı bir ülkede iç savaş çoktan başlamıştır artık. Noktalar uçlarda. Hataların veballeri bir tarihin, Cumhuriyetin, Atatürk gençliğinin omuzlamaktan hicap duyabileceği ölçüde hata. Hata erdemliyse ve bilmeden yapılmışsa hatta en önemlisi dersi alınmışsa omuzlanabilir ya
Hataların omuzlanabilir tarafı yok
Ne yalan söylemeli hiç yok
Şimdi ne olur?
Anayasa mahkemesi, CHP’nin açtığı, seçime ilişkin itiraza olur verdi. Oylama, oy yetersizliği gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı bulunarak durduruldu. Gözler TBMM’nin vereceği karara çevrildi. Alternatifler malum. Erken seçim sürecini enselerde hissetmemek işten değil. Peki bu süreç içerisinde sayın Sezer’in dönemi kapanmış olacak. Aklıma bu anlamda (bir çoğunuz gibi) iki seçenek geliyor. Ya Sezer’in süresi uzatılır yahut bu süre yerine vekilen atanacak isimle tamamlanarak tüketilir.
Erken seçim kararı alınırsa kaosların devamı da çok kesilmeyecek. Yaşayıp görelim hep beraber. Seçimin tarihi yaz aylarına tekamül edecek. Herkesin oyuna ihtiyaç duyulacak. Oylarınız, oylarımız, oylar Cumhuriyetimizin geleceği açısından beklide hiç olmadığı kadar değerli olacak. İnsan bazen zaaflarına, hiddetine yenik düşebilir. İnsan olmanın özündendir hata, bunu kabul ederim. Ancak Mustafa Kemal Atatürk gibi bir yöneticinin ülkeyi en kangren zamanlarda bile bir İstanbul beyefendisi üslubuyla yönettiğine şahit olmuş bu gençlik
“ananı da al git o zaman” söylemini kabullenemez. Hazmedemez. İnsan olmak hiddetlenmeyi gerektirebilir ama yönetici olmak bu hiddetin kontrol alanlarını bilmeyi çok daha fazla gerektirir. Her insanın sözü gençlerin dimağlarına kazınmayabilir lakin her yöneticinin tutumu gençliğin gidişi ve duruşuna etkilidir, etkili olmalıdır, olmaya da devam edecektir. Bu şuuru elden bırakmamak esastır. Yaşananlar, yaşatılanlar, gerçekler, hatalar, yalanlar, dolanlar, falanlar, filanlar. Biz konuşadururken zaman da aynı acımasızlığıyla devinimine dahil ediyor yerküreyi. Dönüyoruz, dönüyoruz, dönüyoruz her dakika.
Dileyelim TBMM’den çıkacak karar ülkemiz adına en umut vericisi olsun. Tablo ortada, alternatifler belli. Bu süreçte yapılacak olan “kötünün iyisi” seçimi olacak zannımca. Tek dileğim bizlere yetişmese de bizlerin devamı kuşaklar seçmenin de seçildiği bir ülkenin aydınlık,laik, demokratik, hukuk değerlerine özde bağlı günlerinde huzurla yaşasınlar… Sağlıcakla…
Yayın Tarihi: 01 Mayıs 2007