Kusursuz Hüsran
Duşun altına elbiseyle girmiş gibiyiz. Yağmur fıskiyeden boşanırcasına yağarken altında gezinme ahmaklığını bize yaptıran şey bazen beni yaşadıklarıma zindana atılmış köle duygularıyla demir parmaklıklardan baktırıyor. Hem ıslak hem de mutluyuz! Bu işkenceye daha ne kadar katlanacağımı kestirememek canımı sıkıyor. Yağmur da yağmur kadar inatçı, üşütüp hasta olursun dedim bana mısın demedi. Son nefesini kollarımda vermeye hevesli görünüyor ancak ben bir ölüye bu kadar yakın olmak isteyeceğimi sanmıyorum. Gülümsemek bulaşıcı olsa gerek, içler acısı halime 32 dişimi tekmili birden fırlamaya hazır füze gibi göstere göstere gülüyorum.
Boyası akmış yüzünü yüzüme çevirip hayatımı kurtaran soruyu soruyor. “Eve gitmek ister misin?” Durumumdan istifade ettiği hissine kapılıyorum, koşulsuz bir kabul daha. Kendimizi yağmurun gemisine atıyoruz, yıkanan elbiselerimizi daha iyi kuruyabilmesi için iyice sıkıp serpiştiriyoruz etrafa, Yağmur bana kendi elbiselerinden üzerime en yakışanları özenle seçip ödünç veriyor. Evini görmeden yanında beni gören insanlar Yağmurun zevksizlik abidesi bir insan olduğunu anlayabilirler, evindeki eşyalara en çok ben yakışıyorum.
İçimizi ısıtan sihirli aromanın odaya yaydığı kokuyu burnuma çeke çeke karşılıklı oturduğumuz koltuklarda Yağmuru dinliyorum, anlatacak çok şeyi olan insanlardan çekinmeme sebep oluyor bu kadın. Eskiden babasıyla oynadıkları bir oyun varmış akşam yemeklerinde herkes o gün yeni öğrendiği bir şeyi anlatırmış, Yağmur bu durumu kronik bir hastalığa vardırmış olsa gerek karşısında kimi görse yeni öğrendiği bilgileri papağan kılığına bürünüp tüylerini kabarta kabarta başlıyor anlatmaya, kabak çekirdeği gibi açılmış gözlerimle Yağmuru dinlerken çok şey öğrendim.
***
Onunla tanıştığımız gün az kalsın hayatımın son günü olacaktı. Yağmura bir hayat bir de gönül borcum var. İşimden evime yürüyerek dönerken yolun karşısına geçmek için araçların durmasını centilmence bekliyordum, beklediğim an geldiğinde gayet saygın bir şekilde karşı kıyıya doğru emin adımlarla yürürken kırmızı ışıkta durmayarak bana çarpma şerefine erişen kimliği belirsiz araç sahibi beni kan revan içinde bırakıp kaçtığında yolda şerit halinde uzanıyordum, adeta zeminle bütünleşmiştim. Yağmuru gördüğümde Türk filmlerini aratmayacak kelimeler kırılan iki dişimle beraber ağzımdan dökülüverdi. Ölmediğimi, cennette olmadığımı, paçayı Azrail’e kaptırmadığımı gözlerimi hastanede açtığım zaman öğrendim. Uyandığımda Yağmur yanı başımda duruyordu, nasıl ettiysem ölmekle kalmak arasındaki müsabakayı kazanmış ödülümü cennetten çalıp öyle dönmüştüm yuvaya. Güzelliği göz kamaştırıcıydı, sivil meleğimden ayrılmamak için bir türlü iyileşmiyordum çünkü hiçbir kadın bakıma muhtaç bir erkeği asla yarı yolda bırakmazdı.
***
Dört yılda çok şey değişti, ölmeyi dilediğim çok oldu. Yağmur bana aşkını itiraf ettiğinden beri o’na iyice borçlanmıştım ve bunu nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum. Tehlikede olmayan hayatını kurtarmaya çalışırken az kalsın ben ölüyordum, sürekli en yakışıklı arkadaşlarımı onunla tanıştırıyordum, kendimi iğrenç bir embesil gibi göstermeye çalıştıkça bana daha çok bağlanıyordu. Kapana kısılmış bir fare gibiydim ve bana sunulan son yemeğimi iştahsızca kemiriyordum, içgüdülerime engel olamıyordum.
Yağmurun alışkanlıklarından vazgeçmeyen bir hasta olduğunu keşfettiğimde ipleri çoktan kaptırmıştım. Beni de bu yüzden sevdiğini zannediyor zavallıcık, anne şefkatiyle üzerime titrerken hala iyileşmediğimi düşünüyor. Kahroluyorum, okul balosuna eş yokluğundan annesiyle giden ergen kadar çaresiz hissediyorum kendimi.
Güzelliğine kapıldığım dilber tüpünden sızmış bir virüs gibi hayatıma gittikçe yayılıyordu. Dokunduğu yer adeta hayati fonksiyonlarını yitiriyordu, tepemde saç kalmamıştı.
Devam edecek…
Devamını dört gözle bekliyorum