Güneşin gözden kaybolduğu saatlere yakındı, yağmur birden bire bütün şehri çamurlu bir ıslaklığa bürüdü. Bütün şehri telaşlı bir kalabalık sardı önce, ardından ıslak bir yalnızlık. Havanın kararmasıyla birlikte birbiri ardına yanmaya başlayan sokak lambalarına çarşı içindeki küçük dükkanların parlak vitrin ışıkları eşlik etti. Son baharın gelmesiyle birlikte yerlere dökülen ağaç yapraklarını caddeden geçen arabalar oradan oraya savuruyordu, inceden inceye tatlı bir ürpertinin hissiyle eski bir dost gibi gelen o bilindik eylül akşamlarından biriydi güneşin sıcağını örten.
Bu telaşın ortasında büyük siyah şemsiyesiyle ıslak kaldırımların üzerinden ağır ve kendinden geçmiş adımlarla bir adam yürüyordu. Az önce çıktığı meyhanenin basık ve baygınlaştırıcı havasından dışarı çıkıp temiz havayı içine çektiğinde unutmaya çalıştığı ne varsa yeniden gelmişti aklına.
Aynı vakitlerde bir kadın evinin penceresinden yağan yağmuru seyrediyordu, yüzünde uzun süredir birinin yolunu gözlemeyen gözlese de gelmeyeceğini bilen kederli bir hüzün vardı. Cama vuran yağmur damlalarına gözlerinden süzülen tuzlu bir ıslaklık eşlik ediyordu bu yağmurlu eylül akşamında.
Adam kaldırımda yürürken kendi siluetini görüyordu ışıklandırılmış vitrin camlarında, tanıyamıyordu kendi yüzünü, yabancı gözlerle bakıyordu yüzüne. Öfkeleniyor, nefret ediyor, midesi bulanıyordu kendi yüzünden adamın. Kadının yüzünü görüyordu vitrin camlarında sonra adam, kadının bakışları adamın içine işliyordu, öfke ve pişmanlıkla paylaştıkları ortak bir acıya ağlıyorlardı sonra, adam bir kez daha nefret ediyordu kendisinden ve kadının bakışları daha da derine işliyordu.
Pencereye bir çocuğun gölgesi düşüyordu sonra, kadın yağmuru, adamı ve kendi yüzünü kaybediyordu gölgede, bir çocuk kalıyordu yalızca cama yansıyan. Zamansız yitirilmiş bir kardeşin resmini çiziyordu çocuk yüreğine. İçinden söküp atamadığı haykıramadığı bir sancıyı çiziyordu çocuk kalbine, kalbide elleri kadar küçüktü oysa.
Adam, her gece unutmak için anason kokulu bir çaresizliğe esir ediyordu bedenini, beyni uyuşana kadar aynı sesi duyuyordu kulakları, bir çocuk her gece “baba geçmeyelim” diye haykırıyordu. Ani bir fren sesiyle iliklerine değin irkiliyordu sonra adam. Adam o gün o sese kulak vermediği için her gece uyuşturuyordu beynini, kadın o günden beri yitiğini hafızasından bir an olsun silmemek için anısını da zihnini de canlı tutmaya çalışıyordu her daim.
Yol boyunca büyük siyah şemsiyesiyle bir adam yürüyordu ıslak kaldırımların üzerinden, bir kadın yağan yağmuru seyrediyordu pencereden nemli gözleriyle, bir çocuğun yüzü yansıyordu cama.
Ve bir başka çocuğun üzerine yağmur olup düşüyordu bir annenin gözyaşları…
Yayın Tarihi: 10 Eylül 2008
tasvirlerini seviyorum senin gülercim. hemen her yazında güzel tasvirler var. bu yazı için de öyleydi. ancak seçtiğin konunun içeriği dolayısıyla gelişme ve sonuç kısımları daha derin işlense daha leziz bir yazı olur muydu dedim nacizane. fikrine sağlık. sevgimle.