
“Issız adam” filmine o kadar büyük hevesle gittim ki tahmin bile edemezsiniz. Çağan IRMAK’a duyduğum büyük hayranlığım filme koşar adım gitmemin en büyük sebebiydi. 3 sinema gezip sadece 2 seans sonraya ucu ucuna bu soğukta bilet bulabilmiş olmak ne de güzel sevinçlerle donattı beni. Salona girene kadar öldürdüğüm zaman birkaç saate tekabül ediyor. Ancak filmi, filmin güzel olacağını düşünerek hiç de önemsemedim bu katili olduğum zamanları…
İşte o an geldi! Filmi izlemek üzere yerimi aldım salonda ancak olan sadece “hadi nerede ağlanacak sahne? Nerede beni benden alacak o buram buram aşk?” sorularına yanıt aramak oldu. Basit sevişme sahnelerinin, tipik ve yavan yalnızlığa mahkum bir adamın sıradan öyküsüydü verdiğim paraya acımama sebep olan. Ben beğenmedim ve o seyirci kalabalığında en ıssız seyirci bendim…
Filmde hiç mi beğendiğim bir şey yoktu? Ne de güzel demiş atalarımız “Yiğidi öldür hakkını yeme!” Müzikleri süperdi. (Ama sadece müzikleri)
O kadar çok görünümü var ki hayatlarımızda bu aşkların, ayrılıkların… Belki de en çok bu üzdü beni. Özgün değildi film. İnsan hayatlarından çalınmış gibiydi sanki…
Adam bağlanmak istememektedir ve “kendi hayatı” vardır herkesten bağımsız, kendince bir tarzı, tavrı vardır. Ne kimseyi katmak ister yaşamına ne de var olanları koruyup kollayabilmektedir. Issızlık güzel gibi gelir aslında adama ama esas yanılgı da budur işte. Her insan yarımdır aslında ve tamamlanması şarttır. Ada, tamamlayıcısıdır Alper’in ama; ne gerek vardır Ada’ya? Alper ıssızdır çünkü… Çok da güzel anlar yaşadıkları bir zamanda ayrılır Alper ve Ada… Alper salaktır! Çok güzel çok kıymetli bir şeyi elinin tersiyle itmektedir. Neden? Şişkin bir egosu vardır ve bu ego bir insana bağlanmayı kaldıramamaktadır da ondan.
Aradan zaman geçer… geçer… Ve Ada’yla karşılaşır. Hep onu sevmiştir ve bunu anlayana kadar hiç düşünmemiştir. Issızlığın hafifliğinde sarhoş olmuş başka hayatlara eklenmiş onların hayatlarıyla kendi eksiklerini kapatmış kendini kandırmıştır… vs. vs.
Aslında çok tanıdık bir hikâyedir bu. Biz insanlar bir ilişkiye başlarız. Tüm alacaklarımızı; maddi ve manevi alırız. Kendimizden de verdiklerimiz olur elbet ama öncelik almaktadır. Ne de olsa çiğ süttür emdiğimiz. Sonra bitiverir. Karşımızdakiyle ayrılan yollar kesişirse ve tekrar başlanabilecekse-şartlar engel değilse- çiğ süt girer devreye, sonra egolarımız…
“artık seninle olmamam çünkü ayrıldık biz ve belli bir zaman geçti. Ben büyüdüm artık; tabi sen de… Yaşanmışlıklarımız var farklı farklı yerlerde. Ve bakış açılarımız değişti. Sen eski sen değilsin gözümde ve bende eski ben değilim artık. Üzgünüm olmaz… Olamayız artık…” der esas kişi…
Eğer gerçekten bitmiş olsa denecek olan sadece “istemiyorum” olur aslında. Açıklama yapmaya ya da kendini anlatmaya gerek kalmaksızın… Derinde bir yerde varsa bir sızı; değer yargıları ve duygular arasında savaştandır. Aslında söylenmek istenen:
“seni hala seviyorum ama lanet olası gururuma yenilmek istemiyorum. Bu yüzden senin üzgün olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Sürün! Ben de izleyip incinen gururumu tamir edeyim”dir. Bu durumda dikkat edilmesi gereken şudur ki; esas kişi “bu ilişki” içinde büyümüştür aslında.(Ada’nın dediği gibi: “sen dizlerime yattın, ben bir masal anlattım ve sen büyüdün…”)
Ya da henüz ayrılmıştır insanlar ve ayrılan taraf vicdan muhasebesine girer sanki… Karşıdakinin iyi olup olmadığını öğrenmek ister oysa sadece kıvranır ondan olumlu olumsuz ufacık bir haber almak için (Alper’in Ada’nın dükkânına defalarca gitmesi gibi… Ya da telefonlarına Ada’nın cevap vermeyişinde delirmesi gibi…) saçma sapan sebepler bulunur ve karşıdakiyle iletişime geçmek için bahane olarak kullanılır bu sebepler. Artık ayrılınılmıştır ve “sana ne”dir durum.
Bu kadar sıradan bir film beklemezdim ben. Filmin yavan pişmanlık sahnesi de su götürmez “sıradan”dır. İnsanlar ayrılır ve karşı taraf bir zaman rahat, hafiflemiş ve özgür hisseder kendini (Alper gibi…) onunlayken yapamadıklarını onsuz çok rahat yapacaktır artık. Yapar da… Oysa bir küçük ayrıntı “o”nu hatırlatmaya, tekrar sızlamasına yetecektir. Bu sızı dayanılmaz olacaktır ama iş işten geçecektir. Esas kişi tekrar dönerse eğer –ki dönecektir- Ada’nın bir sözü bu durumlarda klişe olmaya adaydır: “karda donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor sana şu an ama bilmiyorsun ki sen çoktan ölmüşsün…”
Yayın Tarihi:12 Aralık 2008
“Issız adam” filmine o kadar büyük hevesle gittim ki tahmin bile edemezsiniz. Çağan IRMAK’a duyduğum büyük hayranlığım filme koşar adım gitmemin en büyük sebebiydi. 3 sinema gezip sadece 2 seans sonraya ucu ucuna bu soğukta bilet bulabilmiş olmak ne de güzel sevinçlerle donattı beni. Salona girene kadar öldürdüğüm zaman birkaç saate tekabül ediyor. Ancak filmi, filmin güzel olacağını düşünerek hiç de önemsemedim bu katili olduğum zamanları…
İşte o an geldi! Filmi izlemek üzere yerimi aldım salonda ancak olan sadece “hadi nerede ağlanacak sahne? Nerede beni benden alacak o buram buram aşk?” sorularına yanıt aramak oldu. Basit sevişme sahnelerinin, tipik ve yavan yalnızlığa mahkum bir adamın sıradan öyküsüydü verdiğim paraya acımama sebep olan. Ben beğenmedim ve o seyirci kalabalığında en ıssız seyirci bendim…
Filmde hiç mi beğendiğim bir şey yoktu? Ne de güzel demiş atalarımız “Yiğidi öldür hakkını yeme!” Müzikleri süperdi. (Ama sadece müzikleri)
O kadar çok görünümü var ki hayatlarımızda bu aşkların, ayrılıkların… Belki de en çok bu üzdü beni. Özgün değildi film. İnsan hayatlarından çalınmış gibiydi sanki…
Adam bağlanmak istememektedir ve “kendi hayatı” vardır herkesten bağımsız, kendince bir tarzı, tavrı vardır. Ne kimseyi katmak ister yaşamına ne de var olanları koruyup kollayabilmektedir. Issızlık güzel gibi gelir aslında adama ama esas yanılgı da budur işte. Her insan yarımdır aslında ve tamamlanması şarttır. Ada, tamamlayıcısıdır Alper’in ama; ne gerek vardır Ada’ya? Alper ıssızdır çünkü… Çok da güzel anlar yaşadıkları bir zamanda ayrılır Alper ve Ada… Alper salaktır! Çok güzel çok kıymetli bir şeyi elinin tersiyle itmektedir. Neden? Şişkin bir egosu vardır ve bu ego bir insana bağlanmayı kaldıramamaktadır da ondan.
Aradan zaman geçer… geçer… Ve Ada’yla karşılaşır. Hep onu sevmiştir ve bunu anlayana kadar hiç düşünmemiştir. Issızlığın hafifliğinde sarhoş olmuş başka hayatlara eklenmiş onların hayatlarıyla kendi eksiklerini kapatmış kendini kandırmıştır… vs. vs.
Aslında çok tanıdık bir hikâyedir bu. Biz insanlar bir ilişkiye başlarız. Tüm alacaklarımızı; maddi ve manevi alırız. Kendimizden de verdiklerimiz olur elbet ama öncelik almaktadır. Ne de olsa çiğ süttür emdiğimiz. Sonra bitiverir. Karşımızdakiyle ayrılan yollar kesişirse ve tekrar başlanabilecekse-şartlar engel değilse- çiğ süt girer devreye, sonra egolarımız…
“artık seninle olmamam çünkü ayrıldık biz ve belli bir zaman geçti. Ben büyüdüm artık; tabi sen de… Yaşanmışlıklarımız var farklı farklı yerlerde. Ve bakış açılarımız değişti. Sen eski sen değilsin gözümde ve bende eski ben değilim artık. Üzgünüm olmaz… Olamayız artık…” der esas kişi…
Eğer gerçekten bitmiş olsa denecek olan sadece “istemiyorum” olur aslında. Açıklama yapmaya ya da kendini anlatmaya gerek kalmaksızın… Derinde bir yerde varsa bir sızı; değer yargıları ve duygular arasında savaştandır. Aslında söylenmek istenen:
“seni hala seviyorum ama lanet olası gururuma yenilmek istemiyorum. Bu yüzden senin üzgün olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Sürün! Ben de izleyip incinen gururumu tamir edeyim”dir. Bu durumda dikkat edilmesi gereken şudur ki; esas kişi “bu ilişki” içinde büyümüştür aslında.(Ada’nın dediği gibi: “sen dizlerime yattın, ben bir masal anlattım ve sen büyüdün…”)
Ya da henüz ayrılmıştır insanlar ve ayrılan taraf vicdan muhasebesine girer sanki… Karşıdakinin iyi olup olmadığını öğrenmek ister oysa sadece kıvranır ondan olumlu olumsuz ufacık bir haber almak için (Alper’in Ada’nın dükkânına defalarca gitmesi gibi… Ya da telefonlarına Ada’nın cevap vermeyişinde delirmesi gibi…) saçma sapan sebepler bulunur ve karşıdakiyle iletişime geçmek için bahane olarak kullanılır bu sebepler. Artık ayrılınılmıştır ve “sana ne”dir durum.
Bu kadar sıradan bir film beklemezdim ben. Filmin yavan pişmanlık sahnesi de su götürmez “sıradan”dır. İnsanlar ayrılır ve karşı taraf bir zaman rahat, hafiflemiş ve özgür hisseder kendini (Alper gibi…) onunlayken yapamadıklarını onsuz çok rahat yapacaktır artık. Yapar da… Oysa bir küçük ayrıntı “o”nu hatırlatmaya, tekrar sızlamasına yetecektir. Bu sızı dayanılmaz olacaktır ama iş işten geçecektir. Esas kişi tekrar dönerse eğer –ki dönecektir- Ada’nın bir sözü bu durumlarda klişe olmaya adaydır: “karda donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor sana şu an ama bilmiyorsun ki sen çoktan ölmüşsün…”
Yayın Tarihi:12 Aralık 2008
Yazarımızı Tanıyalım!
Nazlı Yaren
Bu içerik Nazlı Yaren tarafından 12 Nisan 2010 tarihinde sağlanmıştır.
Bu Sayfanın Kısa Bağlantısı (Short URL): www.web5a.com/?p=360
“Issız” Seyirci ile Benzer Yazılar:
12 Nisan 2010 Saat : 11:32