Bir süredir hava ile inanılmaz savaşlar yaşandı bu şehirde. Öylesine büyük savaşlardı ki bu pek çok düşman edinmesine neden oldu. Öyle büyük baş kaldırışlar yaşnıyordu ki, savaşçı dışında kimse bilmiyordu düşmanlarını. Düşmanları bile.
Bir anda oluşan olaylara anlık tepkiler yerine, uzun uzadıya düşünceler sonrasında ortaya çıkan tavırlar takınıyordu.
Hiç bir şeyi unutmamak nasıl bir ağırlık çökertiyorsa omuzlarına, geleceği bilmekte aynı ağırlığı çökertiyordu. Gözlerinin önünde geleceği bilmek, hele birde sonucunu bile bile üzerine gitmek de beyninde şimşekler çaktırıyordu.
* * *
Sol memesinin altındaki emanete aldırmadan geriyor göğsünü. Bu dik durma hali cesaretinden değil. Hile, oyun, “kanca”, “zarf” yerine eğer bir darbe gelecekse doğrudan göğsüne gelmesini istediğindendir. Çünkü o, emaneti geri vereceği güne kadar dualarla korunduğun farkındadır. Bir yatağın kenarına sessizce oturarak, inanılmaz derecede yoğun aura* ile edilen ter temiz dualarla…
* * *
Yalanın kaçınılmaz olduğu anlar vardır. Tokadın geldiğini görüp gözlerini kapamak gibi bir refleks oluşur beyinde ve yalan ağızdan çıkar. Ama birde, tokattın geldiğini gördüğünde yanağını çevirenler vardır. Ne pahasına olursa olsun o tokatı yer, ama asla reflekslerine yenik düşmezler.
* * *
İnanılmaz bir yoğunluk hisseder. Havada, yan odada, karşı kaldırımda, otobüste, gözlerinde, sesinde, tavanda. Kabus gibi gök gürültüleri inanılmaz bir “hazla” gürlüyorlarken şehrin üzerine, yan odadaki nefes alıp verişini dinler. Bir nefes daha duyabilmek için olağan gücüyle kendi nefesini tutar. Bilir! o nefes duyuldukça uyanmak için bir nedeni olacaktır.
Derinlikler “içinden” bakan gözlerde defalarca yüzeye çıkıp suyun üzerinde dim dik durmasına karşılık, yüzme bilmediği bir “denizde” öleceğini hissettiği anda espiriyle karışık son duasını eder tanrıya; “Teşekkürler tanrım…”
Saatlerce düşünmek nörolojik olarak onun bakışlarını, dokunuşlarını, gülümsemesini çalsa da inadına yüklenir. Yüklendikçe kafa taşı pişer, piştikçe silinmeler, dipten dibe çöküşler başlar. Sonunda elektiriksel iletim kesilir, beyin durur ve o ilk teması(dokunuşu) bekler.
Ömrü kaldırımları aşındırmakla geçmiş bedenler, yolun sonundaki ışığa yakından bakmadan asla geri dönmezler. Zifiri karanlıkta güneş gibi parlayan mum ışığının yalancılığı ya da dev bir meşalenin kıp “kırmızı” yana alevi onun ne umutlarını söndürebilir, nede avuçlarını yakabilir. Onun derdi içinde karşı koyamadığı dürtülerinin sonuçlarını görmek istemesidir.
Çünkü o geleceği, beynindeki binlerce nöronla tasarlar, binlerce ihtimali düşünerek kusursuz planlar yapar, binlerce bağlantılar arasında sonu gözükmeyen köprüler kurar ve her ne olursa olsun karşısına çıkan sorunu çözümler.
Ya mumu üfler ve karanlıklar içinde günlerce yaşar, ya da avuçları bu yakıcılığa teslim olana kadar meşaleyi tutar ve onun ışığıyla yoluna devam eder.
Sadece tek bir söz söyler ellerini tutarak; “Karanlığın ve Işığın Prensesi*; ne olursa olsun ellerimi bırakma. Karanlıktan çıkışımın yolu, ellerimdeki acının merhemi sadece bu…”
30.06.2009 01:42
*Aura Teozofi’de kullanılan bir terim olup, canlıların bedenlerinden yayıldığı varsayılan ışınımla oluşan ve gitgide yayılan tesir kuşakları tarzında kendini gösteren elektromanyetik alana verilen addır.
*…
Yayın Tarihi:03 Temmuz 2009
Bi defa başlık.. Tanıdık. yazı bir bütünü doğru biçimde parçalamış. her paragrafta başka duygu hallerinin yansıması var ama parçaları birleştirmeden bütün olmuyor. yer yer kendimden parçalar bulabildim.emeğine sağlık ozancım.