Sorularla Konuk Yazar Köşesi ?
Konuk yazar sürekli aynı kişi mi olacaktır ?
- Konuk yazarımızın yazısı en fazla 10 gün sitemizde yayınlanacaktır. Daha sonra köşe yazısı yayından kaldırılıp “Konuk Yazar Olmak İster misin ?” yazısına geçilecektir. Eğer başka bir konuk yazar yazı göndermez ise eski yazarımızın yeni yazısı önceki yazısından 15 gün sonra yayınlanabilecektir.
Konuk yazarın kim olduğunu nasıl bileceğiz ?
- Şu an köşe yazarlarımızın köşelerinde yazılarının başlıkları yazıyor, konuk yazar köşemizde başlıklar konuk yazarımızın kendi adı yada rumuzu olacaktır.
Konuk yazarın fotoğrafı olacak mı ?
- Konuk yazar isterse kendi yazısının bir köşesine fotoğraf ekleyebilir ancak ana sayfada ki konuk yazar köşesinde kişinin fotoğrafı olmayacaktır…
Konuk yazar isterse adını gizleyebilir mi ?
- Bir rumuz belirtmek şartıyla adını üyelerden gizleyebilir ancak yönetim kadrosu yazarın kim olduğunu bilecektir.
Konuk yazarlar neye göre seçilecektir ?
- Belirli bir standartımız yok. Ancak her yazı yazabilen değil, köşe yazısı niteliğini doldurabilen arkadaşlarımız olacaktır. En önemli kriterimiz, dilbilgisi kurallarına hakimiyet, cümle kurmada başarı…
Konuk yazar olmak isteyenlerin ne yapması gerekiyor ?
- Yazılarını “word (verdana yazı karakteri ve 12pt formatında.), notpad (not defteri), wordpad” programları ile yazıp mail adresimize(iletişim sayfasından irtibata geçiniz) Ad, Soyad, bulunduğu şehir, doğum tarihi ve elektronik posta adresi bilgileriyle göndermeleri gerekmektedir.
Gönderilen her yazı yayınlanacak mı ?
- Hayır. Bir değerlendirme yapılacaktır…
Konuk yazarın Web5a.com üyesi olması gerekiyor mu ?
- Kendisine yapılan yorumları görebilmesi veya cevaplayabilmesi için üye olması gerekiyor.
Konuk yazar oldukca iyi bir talep ile karşılaşırsa daha sonra yazar olabilir mi?
- Yönetim kadrosunun değerlendirmesinden sonra olabilir.
Bir Darbe
12 Eylül 1980…
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki yönetime üçüncü açık müdahale olarak bilinmektedir 12 Eylül. Özellikle 60’lı yılların sonlarına doğru Türkiye’de de önemli ölçüde hız kazanan gençlik hareketlerinin yayılarak çok geniş kitlelere dönüşmesi, birçok işçi sınıfı temsilcilerinin de tepkilere destek vererek bu haykırışın daha bir gür çıkmasını sağlamasıyla giderek çoğalan kitle birçok olayı da beraberinde getirmiştir bu tarihlerde. Türkiye’nin ‘Tam Bağımsızlığı’ sloganını kendilerine öngören, ülkelerinin gerçekten demokratik olması için savaşan, ezilen halkların haklarını savunanları, hiçbir zaman anlamak istememişlerdir. Emperyalizmle mücadele için 70’li yıllarda büyük ölçüde harekete geçen öğrenciler mücadelelerinin gereğini anlayabilenleri de yanlarına alarak ilerler olmuştu. Bu sayede daha bir güç kazanarak ülkeleri ve halklarının bağımsız bir şekilde yaşam sürmesi için mücadele verecek olan sınıfın önlerine çıkan en büyük engellerden birini gericiler oluşturmuştu. Merak ediyorum da; sadık bir köpek misali ne kadar haksızlıkla karşılaşırsa karşılaşsın her zaman sahibinin yanında yer alan bu sınıf hiç mi “Gerici” sıfatından gocunmamıştır?. Tabii benimsemiş olmaları da ayrı bir güzellik insan ne olduğunu bilmeli her zaman için. Gerici sınıfın Anti-Emperyalist gençliğe karşı yürüttüğü bu ters politika getirmiştir belki de tüm olayları.. Kanlı Pazar, Kahramanmaraş ve Fatsa olayları.. Birbirinden tamamen farklı tarihlerde gerçekleşmiş olan, kanların aktığı ve gözaltlarının yaşandığı bu ve buna benzer olayların failleri kimdir? Çoğu zaman suçlu sıfatının verildiği kişiler olmamıştır aslında olayların asıl failleri. Haykırışlara kendi çıkarları(ki kendi çıkarları bile olsa neyse bunun adı emperyalizm idi) doğrultusunda dur demek isteyenler her zaman için sebep olmuştur kan dökülmesine vahşetlere, olayların büyümesine.. Bu kadar mı zordu ülkelerinin bağımsızlığının hasretiyle yananların mücadelesi? Bu muydu bir ülkede haklarını arayanlara gericilerin müdahalesi? 70’li yıllardan itibaren devamlı, durmaksızın devam eden bu mücadelelere karşı koymak gerektiğinin bilincindeydiler elbette. Bir şeylerden rahatsız oldukları açıktı olabildiğince. Ülkesinin emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmasından çekinenler ne kadar da belliydi.. Asmalarla kesmelerle başladılar olaylara. Fakat bunun daha bir çoğalmaya neden olduğunu, yılmaktan yorulmaktan çok daha hızlı yürümeye neden olduklarını fark ettiler geç de olsa. Ve yıllar yılı devam eden olaylardan sonra bir karar aldı TSK. Bunun adı ‘Darbe’ idi. Sokağa çıkma yasaklarına alışkın olan halk belki de çok yadırgamamıştı olup biteni. Asıl zulmedilenler hep yumruğu havada olanlar, içerdekiler olmuştu belki de(!)… Ve tam 12 Eylül 1980 günü derin bir sessizlik bürünmüştü Türkiye’nin birçok yerinde. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi, radyodan okunan ilk bildiriye göre:
TSK İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştu.
Sıkıyönetim ilan edilen illerin sayısı olabildiğince fazlaydı. Sonuçları ağır olmuştu bu darbenin. Gencecik yaşta mücadeleleri uğruna katledilenler, zulmedilenler.. Ekonomik, siyasi bunalımlar yıllar yılı sürecekti. Erdal Eren… Henüz 17 yaşındaydı. Hakkında fazla bir bilgiye gerek yok. Onun, asılmasına çok kısa bir süre kala kendisini ziyaret eden gazeteci Savaş Ay’a “avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18′den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını” söylemesi yeterliydi her şeyi anlamak, gerçekleri bilmek için.
İdam edilenler hakkında dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in “Asmayalım da Besleyelim mi?” şeklinde söyledikleri sözler ise günümüzde hala popülerliğini korumaktadır(!) Kenan Evren 3 Ekim 1984′de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemiştir; “Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan, bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?”
Bir Darbe…
Sonuçları arasında şunlar mevcut..
“650.000 kişi göz altına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, Haklarında idam cezası verilenlerden 50′si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi, 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı, 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti, 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü , 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu, 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi, 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi, 31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci silahla öldürüldü, Gazeteler 300 gün yayın yapamadı, 13 büyük gazete için 303 dava açıldı, 39 ton gazete ve dergi imha edildi, Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü, 14 kişi açlık grevinde öldü, 16 kişi -kaçarken- vuruldu, 95 kişi -çatışmada- öldü, 73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi ve 43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi”.
Astılar, kestiler, katlettiler fakat… Susturamadılar… Hâlâ!…
Demirhan DEMİR
(09.09.2008)
Yayın Tarihi: 12 Eylül 2009
YARIM…
Sen de gittin… Git… Alışırım ben yokluğa… Alışkındım zaten… Yoktun ki hiç… Yanımda olamadın ki… Bunun için suçlamıyorum seni… Çünkü ben de yoktum yanında… Olamadım… Yollar bitirdi bizi aslında… Bütün suç yolların… Yakın olabilseydik böyle bitmeyecekti bu hikâye… Masallar gibi mutlu bir sonla bitecekti belki de…
Seninleyken en çok neye üzülüyordum biliyor musun? Yanında olamamaya… Birlikte yapamadığımız o kadar çok şey var ki… O kadar şey yarım kaldı ki… En çok da bu yarım kalmalar yakıyor canımı… Bir türlü “bir tam” ı oluşturamadık seninle… Kesirlerin bile “1” tam’ı varken, biz seninle ancak pay ve paydası olduk… Ne yazık…
Bir gün senin için bunları yazacağım hiç aklıma gelmemişti… “tam” olmayı hayal etmiştim hep… Bir gün gelecekti ve biz artık “tam” olacaktık seninle…
Daha sinemaya bile gitmedik seninle… Hâlbuki en çok da bunu istiyordum ben… Ama senin tembelliğin yüzünden hep evde izledik filmleri
ha… Bundan memnun değil miyim? Tabi ki memnunum… “seninle yaptığım hiçbir şeyden sıkılmadım bebeğim” demiştin ya bana… Ben de seninle yaptığım hiçbir şeyden sıkılmadım işte:) ama bundan sonra seninle hiçbir şey yapamama fikri hiç de güzel gelmiyor kulağıma:(
Peki, şimdi ne yapmalıyım? Henüz yasını bile tutamadım bu son’un… Ne olduğun farkında değilim ki daha… “Sudan çıkmış balık gibiyim” deyimi tam da benlik şimdi… Sahiden sevgilim değil misin artık sen? Benim yarım bıraktıklarımı tamamlayacak mısın başka kesirlerle… Düşündükçe bir garip oluyor içim… Kötüyüm galiba şu an… Yanağımdaki ıslaklıktan bunu anladım… Ama bu da kurur… Neler kurumadı ki… Sezen Aksu’nun da dediği gibi…”zaman… Sadece birazcık zaman…”
Yayın Tarihi: 22 Ekim 2008
“Ay”dınlık
O evde kaldığımız geceyi hatırlıyor musun? Evimize gidelim diye tutturmuştun. Farkında değilsin belki ama kullandığın iyelik eki beni çok mutlu etmişti. Sen ve beni “biz”de birleştirmen çok güzeldi. Belki de benim yapamadığımı yaptığın içindi bu. Yaptığın ender doğrulardan biriydi. Oda karanlık olduğundan öperken gözlerimi görememekten yakınmıştın. Ne kadar da romantik geliyordu o sözler bana. İnanmıştım sana. Hiç gitmeyeceksin sanmıştım. Hiç bitmeyecek bu aşk. Destanlarımızı bile yazmaya başlamıştım kendimce… Bir Asli ile Kerem de biz olacaktık. Ha ha! Ne kadar çocukça…
Perdelerim açıksa eğer, sabahları erken uyanırdım ben. Sevmezdin sen odaya dışarıdan ışık girmesini. Birilerinin bizi gördüğünü düşünürdün. Sen varken açmadım geceleri perdelerimi. Şimdi yoksun. Sonuna kadar açıyorum. Yanlış anlama! Kolay uyanayım diye değil, gittiğini kabulleneyim diye…
Alışkanlık işte. Özlüyorum seni. Gece buluşmalarımızı, uyumayışlarımızı, sabah kalkamayışlarımızı, seni uyurken izlemeyi, başımı göğsüne sokup uyumayı, “çıkarsana başını, nasıl nefes alıyorsun” demeni, en çok da uyurken bana arkamdan sarılmanı özlüyorum. Uyurken saatini çıkarırsın sen. Hadi, şimdi tam zamanı… Çıkar at saatini. Kapat gözlerini. Başını yastıkla, bedenini yorganla kavuştur. Uymana bak! Akrebi yelkovana küstürdüm ben, kendimi sana… Çıkarıp attım saatimi bir kenara. Varsın akmasın zaman!
Ve ben şimdi evimizde, odamızda ve hatta yatağımızdayım. Oda aydınlık ama ben karardım. Gözlerime bakabilirsin de, görebilir misin bilmiyorum!
*Yazarımızın kişisel bilgileri kendi isteği üzerine gizlenmiştir.
Yayın Tarihi: 07 Ekim 2008
EKSİK…
Ümitliydim bugün kapının benim için çalacağından… Önce yan komşumuz hayal kırıklığına uğrattı beni… Sonra işini yapmaya çalışan bir anketör… Ne kadar küfür ettiğimi bilseler kendilerine, bir daha hiçbir kapının ziline dokunmazlardı eminim…
Hastayım ya bu aralar, duygusallığım üzerimde… Yoksa bu kadar üzülmezdim… Ya da böyle diyerek üzülmemem gerektiğini mi hatırlatıyorum kendime… Neden özlüyorum ki seni bu kadar… Nedir yani… Sanki daha önce bırakıp gitmemiş gibi kimse beni… Gittiler ve unutuldular zamanla… Beni en çok bozan da senin de artık herkes gibi olman mı acaba? Çünkü her zaman faklıydın ya sen… Acaba aynı olduğunu anladığıma mı bu kadar bozuldum… amaannn… Neyse…
İnsanın en çok da kendine yenildiğini bugün anladım… Herkesi kandırmak ne kadar kolay… Ama kendini… Bugün neden dışarı çıkmak istemediğimi soranlara da “hastayım keyfim yok…” diyorum mesela… Hasta olduğum doğru da keyfimin bununla pek bir alakası yok… Tamamen yokluğunla alakalı… Hayatında küçük de olsa bir iz bırakamamak ne kadar kötü… Bir de sen bende bu kadar derin izler bırakmışken…
Bir son yazamadım bu yazıya… Zaten yarım kalanların yazısı ya bu… Boş ver bu da yarım kalsın… Ya da sonunu sen yaz…
(14 Şubat’a isyan…)
*Yazarın kimliği kendi isteği doğrultusunda gizlenmiştir…
Yayın Tarihi:20 Şubat 2008
En büyük coşku Milli maçlarda yaşanıyor sanırım hele de favori takımının güzide oyuncusu atmışsa golü…Hayatta böyle işte favori kimse coşku ona göre rütbe kazanıyor; senaryodan çok oyuncuya veririz oyumuzu ya da şarkıdan çok şarkıcıya çünkü mantığımızdan önce kalbimizle görürüz ve duyarız çoğu zaman ya da ben öyle olduğunu düşünüyorum…
Elime kalem aldığımda yazar olduğumu hayal ederim bazen de resim çizerim en karasından tamda sevgilinin gözleri üzerinde oynuyor kalemim her çizgi biraz daha belirginleştiriyor bakışları, içim ısınıyor. Bana hayatımı pembe düşündüğüm söylendiğinde kaygıya kapılmadım değil ancak bunun da gerekli olduğunu düşünüyorum hatta böyle olmaktan mutlu bile olduğumu söyleyebilirim.
Susarak anlatmanın kendini kandırmak olduğunu yeni keşfettim, yaşamını hiçbir zaman bir tepenin üzerinden seyredemiyor insan. Hayata ne kadar eklersen o kadar pay alırsın, istisnadır zira çok alıp az vermesi hayatın.
Liseden bir arkadaşım yerel gazetelerimizin birinde foto muhabirliği yapmaya başlamış kendine ait köşesine kurulmuş bir elinde fotoğraf makinesi yüzünde tuhaf bir gülümseyiş…Hatırlıyorum da lisedeyken de sevmezdim kendisini ama o sahte gülümseyişle daha bir itici geldi nedense!!! Aslında beni hiç ilgilendirmiyor demek isterdim ama iyi bir örnek olduğunu ve göz ardı etmek istemediğimi hissediyorum… Nedir örnek olmasını sağlayan sebep?
Bu sabah işe gitmek için yola çıktığımda -ki şehir merkezinden oldukça uzakta bir yere gitmek için sabah 7:30’da çıkıyorum evden- nereye gidiyorum sorusuyla karşılaştım! Evet gitmek eylemini gerçekleştiriyorum ama nereye? Hiç tanımadığım daha sonra da tanımayacağım insanlarla sıra sıra dizilmiş kimseye dokunmadan, konuşmadan – sadece para transferi esnasındaki bir iki cümle ki parayı yardımlaşma usulü “kaptan”a uzatana dek sürer bu- yolculuk yapıyorum hemde her sabah…Bu sabahın diğer sabahlardan tek farkı yağmur yağıyor olmasıydı o kadar. Öyle ki üstünde kavis bile olmayan o dümdüz yolda giderken yüksek rakımlarda kulakları basınçla tıkanan dağcı misali kulaklarımın uğuldadığını hissediyorum çoğu zaman… Eve dönüş yolundaysa tam tersine yükseklik düşüyor, kulaklarımdaki uğultu her saniye azalıyor. Şimdi ben yolu mu sevmiyorum? Yolculuğu mu? Yolun sonunu mu? Gerçekten zor bir soru.
Aslında demek istediğim şey bu mesleği seçmek benim fikrim değildi, foto muhabirliğini seçen arkadaşımda salt kendi iradesiyle seçmemişti bu mesleği belki sonradan sevmişti ama yinede kendisi seçmemişti çünkü küçüklüğünden itibaren amcasının şipşakçı dükkanında çalışmış, eli bu işe meyil vermiş, şartlar olgunlaşıp gerekli irtibat sağlanınca kendisini gazetedeki resmin içinde gülümser bulmuştu birden. İşte ben de böyleyim tüm okul hayatım boyunca matematik ve bölümlerinden oldukça uzak duran, tarih ve edebiyat aşkıyla dolu ben muhasebeci oldum evet tüm günüm 4 (dört) işlem kullanarak, hesap yaparak, olasılıklar üstünde durarak geçiyor. Sorarsanız bana sevmiyor musun? diye, seviyorum aslında hem de azımsanmayacak kadar çok ama “favori”m değil…
Şimdi en azından mutlu etsin diye beni meslek hayatımdaki 2 (iki) yıllık kariyerimden ödün vererek harıl harıl-belki biraz abarttım ders çalışıyorum istediğim şeylerin gelecekte beni geçindirmeyeceği gerçeğinin omuzlarımdaki ağırlığıyla…Ve bu sabahın diğer sabahlardan tek farkı yağmur yağıyor olması…
O zaman davetsiz bir konuktu yolculukta; şimdiyse yolculuğun pusulası oldu…
Yayın Tarihi: 19 Ekim 2007
Soğuk, ıslak yanlız.
Soğuk mevsimlerde sevdim hep. Soğuk mevsimlerde. Soğuk kanlı olduğumdan değil aksine sıcak kanlı bir bünyemi paylaşmak istediğimden. Sarılmak, ısıtmak, paylaşmak belki de.
Yağmurlu bir gündü. Belliydi zaten yağmurun geleceği. Hava soğudu, gök kapandı, yıldızlar küstü güneş şiddetini yitirdi. Bekliyordu yağmurun yağayacağını tüm titremesiyle. Soruyordu kendi kendine. “Gök peki sen neden ağlıyorsun?” Bilmem diyordu. Ne şimdiyi ne geleceği hiç bir şeyi bilmiyorum.
Yağmurlu sevdam oldu benim. Öyle böyle yağmur değil. Sağanak, ahmak ıslatan, sudan çıkmış balık misali ıslaklık derecesinde. Güneşli günlerimde oldu hayır demek haksızlık olur hemde çok. Güzel zamanlarım oldu. Son bir söz çıktı ağızımdan, “hoşcakal” öyle bir sağanaktı ki bu hayatımın en güzel, sıcak, en sağanak, en kötü günlerini tattım. Daha kötüleri de gelecek başıma biliyorum. Ama sağanak dinmiyor. Hem benim gökyüzümde hem de sizin.
Soğuk ve ıslak zamanlarda vazgeçtim sevdalanmaktan. Sağanak ve gürültülü zamanlarım da oldu. Güneşli, kan ter içinde zamanlarımda. Ama ben hep soğuk ve ıslak zamanlarda baktım ardından. Soğuk, ıslak, sağanak.
Dönüp baktığında ne gördün bilmiyorum, ama ben kendime aynada baktığımda üşüyordum. Soğuk, ıslak ve titrek.
Hala daha üşüyorum, soğuk mevsimleri sevdiğimden değil, sıcak kanlı olduğumdan.
Çok alaturka bir bitiş oldu bu. Severken gitmek. Ve yaşam bir sıfır bitirdi bu maçı. Üzgünüm sevgilim.
Ve sonra son bir ses yankılandı odada, “Bitti mi şimdi?” “- Evet bitti” “Güzeldi hem de çok” “…” “Hoşçakal sevgilim, hoşçakal”
Soğuk ve yağmurlu bir gün vazgeçtim sevdalanmaktan, birisini böylesine sevmekten. Belki şimdilik belki ömür boyu. Seni seviyorum, tıpkı senin beni sevdiğin gibi…
Gece
(Yazarımız rumuz kullanmak istemiştir)
Yayın Tarihi: 14 Ekim 2007