1=2

1=2

Hayatımızın her alanında vardır sayılar. Günümüz saatlere bölünür, Ömrümüz yıllara ve sayılardır ifadesi yaşımızın, zamanımızın… Ajandamız vardır ve takvimimizi sayılar kurgular. En sevdiğimiz arkadaşımızın sesi telefon “numara”sında saklıdır. Annemiz “bir” numaradır hayatımızda. İnançlıysak eğer “bir” ilahımız vardır ve “bir” kitap “bir” peygamber. İnanç yoksunuyum inanmıyorum diyorsak bizim için din kocaman bir “sıfır”dır. Mesela benim “bir” kardeşim var ve “dört yüz seksen altı” öğrencim. Kimi öğrencim “on” numara hoca der bana kimisi “sıfır”cı. Bunlar hayatımdaki sayılardan birkaçı sadece ve niceleri de sizin hayatınızda mevcut bence…

Sayıların hükmünde hayatımın en anlamlı sayısının yıl dönümüne az kala ufak bile olsa bir şükür yazısıdır belkide içimden kopup gelen bu “2″ sevdası.

2 Haziranda, 2 yıl önce; 1′ken 2 olduğum 1 tanecik sevgilim seni çok seviyorum… 2′miz olarak nice 2′lere 12′lere 22′lere…

14 Mayıs 2010 | 23:05
733 Okunma
bosluk

Ölüm kapı komşusudur bazen…

Ölüm kapı komşusudur bazen…

Üzgünüm…

Yaşlılara pek kıymet verilmiyormuş ya hani bu zamanda. Kocaman bir yalan bu. 16 senelik kapı komşumuz torunu olmadığı için babanne dediğim kapı komşumuz, babannem dün vefat edince isyan ettim bu söze.

Madem önemsizdi yaşlı birisi madem kıymetsizdi herkesin gözünde ben neden bu kadar üzgünüm gençsem eğer. Neden sürekli ağlıyorum ve nefes alışım zorlaşıyor. Annem evde yokken mesela kimin kapısını çalacağım ya da kime “bugün annemin yemeklerini beğenmedim sana yemeğe geldim babanne” diyeceğim gönlünü almak için. Sabah işi giderken çıkışmayan bozuk paramı kim tamamlayıp yolcu edecek  sabah namazı sonrası beni.

………

İşe gittim ya salı günü, annem öğlen iş yerinden beni aradıya ve ben sonra ararım deyip aramadım ya… çok pişmanım. Akşamın 9unda işten dönünce öğrenmezdim o zaman. belki bi kez daha görürdüm babannemi… Kim bilir?
Sölemesi zor ama nur içinde yat babanne .. şimdi senin bana söylediklerini ben söylüyorum sana ” dualarım seninle…”

12 Nisan 2010 | 23:37
772 Okunma
bosluk

Kasımsa… 10′uysa Üstelik

Kasımsa… 10′uysa Üstelik

Kasımsa… 10′uysa Üstelik

Her yıl gelir, her mevsim; engel olunamaz. Çünkü zaman kendi zembereğini umarsızca işletir. Aylar geçer, Yıllar geçer tekrar aynı aylar gelir tekrar geçer… Üstelik bu çocukken oynadığımız oyunlarda dalya almak gibidir. Ama üzülürsün bu kez her dalya alışında…

Zaman görecelidir herkese ifade ettiği başkadır hissettirdiği başka. Her yaz tatil mevsimdir Haziran doğum günüm mesela… Ya da Aralık soğuktur ama sevdanın sebebi yıllar evvel aralıkta doğmuştur mesela… Anlamlıdır.

Ama gel gör ki Kasım’sa 10’uysa üstelik duygular aynıdır, coşkular, hatırlardaki saat 09.05… Hüzün aynı anda basar gözlere bir şehit çocuğu şiir okurken. Ya da aynı anda korkar yürekler göğün yıldızları art arda uçarken. Bir tarih aynı anda hatırlanır, bir insan, bir onur, bir gurur mabedi, aynı anda anılır. Aynı anda durulan selam ve saygıda izleri gönülleri aynı anda titretir. Ata’sını taa derininde bir millet aynı anda dinlendirir.

Zordur Kasım’sa ve 10’uysa unutmak, ağlamamak. Duyarsızsan bir zaman tekrar uyanır gibi olmamak hatta uyanmamak imkânsızdır. Eğer kırmızı akan kanınsa ve beyazsa gözlerinin feri; üstüne birde Kasım’sa sen zamana aldırma. Tüm dalyalarını Kasım 10’ da Cumhuriyet için topla! Atanın hatırasına saygıyla…

12 Nisan 2010 | 23:36
1.186 Okunma
bosluk

29 Mart

29 Mart

Benim hayatımın en önemli tarihlerinden biridir; 29 Mart!  Benim için  en değerli insanlarından birinin hayatıma giriş tarihidir. Kardeşimin doğum günü. 13 sene önce beni çok mutlu eden bu günün; bu sene de beni mutlu etmesini istiyorum, diliyorum, umuyorum…

Malum belediye seçimlerine fazla zaman kalmadı ve ben yine bir hezimet yaşamaktan, 22 Temmuzda yaşadığım hayal kırıklığını yine hissetmekten çok korkuyorum. Bilinçli, aydın, Kemalist ve gerçekten çalışacak bir belediye başkanı hayali kurmaktayım. Ve bunun sadece hayalden ibaret olmaması en büyük temennim.

Ankara’ma başkan olacak kişinin, oğullarına gemiler (pardon gemicikler) almayacak, ihalelerden aldığı kar paylarıyla zengin olmayacak bunun yanında dini, yoksulluğu, insanların iyi niyet ve vicdanını kullanmadan temiz siyasetle  gelecek adam gibi bir adam olmasını istiyorum. Ancak bu kez çok fazla yorum yapmakta istemiyorum.

Doğum günün kutlu olsun kardeşim tüm dileklerin gerçek olsun. Ve senin gibi memleketimin de doğum günü olsun.

Yayın Tarihi: 27 Mart 2009

12 Nisan 2010 | 23:35
900 Okunma
bosluk

Dilini Eşek Arısı Soksun

Dilini Eşek Arısı Soksun

Bizim memlekette lafları bir tarafımızdan anlamak modadır. Ki küreselleşen dünyada dilimiz yabancı kelimelerin istilasına hızla uğramakta. Bunu marifet sayan bizlerde iş yerlerimize, caddelerimize, sokaklarımıza ve bunun gibi pek çok yere yabancı, özellikle de İngilizce kelimeleri ad koymaktayız. Hatta sadece İngilizce isimler koymak değil yeni bir dilde üretme çabasındayız esasen. Yaygın olarak konuşulan bu dile verilen isim sanırım “Türkilizce” ya da “Türkche”…

Özellikle de turizmin yaygın olduğu yerlerde daha çok karşımıza çıkıyor bu dil istilası, bu yozlaşma.  Eğer turistik bir bölgede yaşıyorsanız turistlerle iç içe olmanız size “yabancı dil bilmeliyim” fikrini kaçınılmaz olarak benimsetiyor. Yabancı dil bilmenin kendi dilinizi koruyarak daha sağlıklı olacağını bilen kişilerdenseniz eğer bir sorun yok aslında. Ne de olsa “bir lisan; bir insan”. Ancak kendi dilimize sahip çıkmadan yabancı kelimeleri sırf dil biliyormuş gibi kullanmak büyük hata. (ki bu herkesçe yapılmakta)

Bizim “cafe”lerimiz var ismi “chilek, chatlak” vb. olan. Ders çıkışlarında, işten sonra ya da boş bir anımızda gidip bu cafelerde muhabbet ediyoruz birbirimize kırılırsak “trip” atıyoruz. Hoşlandığımız birini görünce heyecanlanıyoruz ama konuştu mu “frost” oluyoruz. Allah aşkına biz hangi dili konuşuyoruz?

Yayın Tarihi: 06 Şubat 2009

12 Nisan 2010 | 23:34
1.079 Okunma
bosluk

Bir Çentik Daha…

Bir Çentik Daha…

Hayat, su gibi akıp gider insanoğlunun ellerinin arasından. Bir yıl daha geride kaldı ve görülüyor ki hiçbir güç durduramıyor zamanı. Gün geliyor bir de bakıyorsunuz ki “ununu eleyip eleğini asmış insanlar” kervanına katılıvermişsiniz. Fark etmeden geçecek yıllar yerine her anın tadını çıkararak farkına vararak yaşamanız ve tüm iyi niyetlerimle 2009’da sağlık, mutluluk ve tabi ki paranın (: sizinle olması dileğiyle…

Ali Poyrazoğlu yazmış…

Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı. Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti. Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez.

Dört kişilik sofra kurdum. Mumları da yaktım. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım. Müziği de ayarladım. Geldiler.
20 yaşında ben, 30 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.

Birden yirmi yaşımı, otuz yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk” dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler. Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür…

Yayın Tarihi:31 Aralık 2008

12 Nisan 2010 | 23:33
228 Okunma
bosluk

“Issız” Seyirci

“Issız” Seyirci

“Issız adam” filmine o kadar büyük hevesle gittim ki tahmin bile edemezsiniz. Çağan IRMAK’a duyduğum büyük hayranlığım filme koşar adım gitmemin en büyük sebebiydi. 3 sinema gezip sadece 2 seans sonraya ucu ucuna bu soğukta bilet bulabilmiş olmak ne de güzel sevinçlerle donattı beni. Salona girene kadar öldürdüğüm zaman birkaç saate tekabül ediyor. Ancak filmi, filmin güzel olacağını düşünerek hiç de önemsemedim bu katili olduğum zamanları…

İşte o an geldi! Filmi izlemek üzere yerimi aldım salonda ancak olan sadece “hadi nerede ağlanacak sahne? Nerede beni benden alacak o buram buram aşk?” sorularına yanıt aramak oldu. Basit sevişme sahnelerinin, tipik ve yavan yalnızlığa mahkum bir adamın sıradan öyküsüydü verdiğim paraya acımama sebep olan. Ben beğenmedim ve o seyirci kalabalığında en ıssız seyirci bendim…

Filmde hiç mi beğendiğim bir şey yoktu? Ne de güzel demiş atalarımız “Yiğidi öldür hakkını yeme!” Müzikleri süperdi. (Ama sadece müzikleri)

O kadar çok görünümü var ki hayatlarımızda bu aşkların, ayrılıkların… Belki de en çok bu üzdü beni. Özgün değildi film. İnsan hayatlarından çalınmış gibiydi sanki…

Adam bağlanmak istememektedir ve “kendi hayatı” vardır herkesten bağımsız, kendince bir tarzı, tavrı vardır. Ne kimseyi katmak ister yaşamına ne de var olanları koruyup kollayabilmektedir. Issızlık güzel gibi gelir aslında adama ama esas yanılgı da budur işte. Her insan yarımdır aslında ve tamamlanması şarttır. Ada, tamamlayıcısıdır Alper’in ama; ne gerek vardır Ada’ya? Alper ıssızdır çünkü… Çok da güzel anlar yaşadıkları bir zamanda ayrılır Alper ve Ada… Alper salaktır! Çok güzel çok kıymetli bir şeyi elinin tersiyle itmektedir. Neden? Şişkin bir egosu vardır ve bu ego bir insana bağlanmayı kaldıramamaktadır da ondan.

Aradan zaman geçer… geçer… Ve Ada’yla karşılaşır. Hep onu sevmiştir ve bunu anlayana kadar hiç düşünmemiştir. Issızlığın hafifliğinde sarhoş olmuş başka hayatlara eklenmiş onların hayatlarıyla kendi eksiklerini kapatmış kendini kandırmıştır… vs. vs.

Aslında çok tanıdık bir hikâyedir bu. Biz insanlar bir ilişkiye başlarız. Tüm alacaklarımızı; maddi ve manevi alırız. Kendimizden de verdiklerimiz olur elbet ama öncelik almaktadır. Ne de olsa çiğ süttür emdiğimiz. Sonra bitiverir. Karşımızdakiyle ayrılan yollar kesişirse ve tekrar başlanabilecekse-şartlar engel değilse- çiğ süt girer devreye, sonra egolarımız…

“artık seninle olmamam çünkü ayrıldık biz ve belli bir zaman geçti. Ben büyüdüm artık; tabi sen de… Yaşanmışlıklarımız var farklı farklı yerlerde. Ve bakış açılarımız değişti. Sen eski sen değilsin gözümde ve bende eski ben değilim artık. Üzgünüm olmaz… Olamayız artık…” der esas kişi…

Eğer gerçekten bitmiş olsa denecek olan sadece “istemiyorum” olur aslında. Açıklama yapmaya ya da kendini anlatmaya gerek kalmaksızın… Derinde bir yerde varsa bir sızı; değer yargıları ve duygular arasında savaştandır. Aslında söylenmek istenen:

“seni hala seviyorum ama lanet olası gururuma yenilmek istemiyorum. Bu yüzden senin üzgün olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Sürün! Ben de izleyip incinen gururumu tamir edeyim”dir. Bu durumda dikkat edilmesi gereken şudur ki; esas kişi “bu ilişki” içinde büyümüştür aslında.(Ada’nın dediği gibi: “sen dizlerime yattın, ben bir masal anlattım ve sen büyüdün…”)

Ya da henüz ayrılmıştır insanlar ve ayrılan taraf vicdan muhasebesine girer sanki… Karşıdakinin iyi olup olmadığını öğrenmek ister  oysa sadece kıvranır ondan olumlu olumsuz ufacık bir haber almak için (Alper’in Ada’nın dükkânına defalarca gitmesi gibi… Ya da telefonlarına Ada’nın cevap vermeyişinde delirmesi gibi…) saçma sapan sebepler bulunur ve karşıdakiyle iletişime geçmek için bahane olarak kullanılır bu sebepler. Artık ayrılınılmıştır ve “sana ne”dir durum.

Bu kadar sıradan bir film beklemezdim ben. Filmin yavan pişmanlık sahnesi de su götürmez “sıradan”dır. İnsanlar ayrılır ve karşı taraf bir zaman rahat, hafiflemiş ve özgür hisseder kendini (Alper gibi…) onunlayken yapamadıklarını onsuz çok rahat yapacaktır artık. Yapar da… Oysa bir küçük ayrıntı “o”nu hatırlatmaya, tekrar sızlamasına yetecektir. Bu sızı dayanılmaz olacaktır ama iş işten geçecektir. Esas kişi tekrar dönerse eğer –ki dönecektir- Ada’nın bir sözü bu durumlarda klişe olmaya adaydır: “karda donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor sana şu an ama bilmiyorsun ki sen çoktan ölmüşsün…”

Yayın Tarihi:12 Aralık 2008

“Issız adam” filmine o kadar büyük hevesle gittim ki tahmin bile edemezsiniz. Çağan IRMAK’a duyduğum büyük hayranlığım filme koşar adım gitmemin en büyük sebebiydi. 3 sinema gezip sadece 2 seans sonraya ucu ucuna bu soğukta bilet bulabilmiş olmak ne de güzel sevinçlerle donattı beni. Salona girene kadar öldürdüğüm zaman birkaç saate tekabül ediyor. Ancak filmi, filmin güzel olacağını düşünerek hiç de önemsemedim bu katili olduğum zamanları…

İşte o an geldi! Filmi izlemek üzere yerimi aldım salonda ancak olan sadece “hadi nerede ağlanacak sahne? Nerede beni benden alacak o buram buram aşk?” sorularına yanıt aramak oldu. Basit sevişme sahnelerinin, tipik ve yavan yalnızlığa mahkum bir adamın sıradan öyküsüydü verdiğim paraya acımama sebep olan. Ben beğenmedim ve o seyirci kalabalığında en ıssız seyirci bendim…

Filmde hiç mi beğendiğim bir şey yoktu? Ne de güzel demiş atalarımız “Yiğidi öldür hakkını yeme!” Müzikleri süperdi. (Ama sadece müzikleri)

O kadar çok görünümü var ki hayatlarımızda bu aşkların, ayrılıkların… Belki de en çok bu üzdü beni. Özgün değildi film. İnsan hayatlarından çalınmış gibiydi sanki…

Adam bağlanmak istememektedir ve “kendi hayatı” vardır herkesten bağımsız, kendince bir tarzı, tavrı vardır. Ne kimseyi katmak ister yaşamına ne de var olanları koruyup kollayabilmektedir. Issızlık güzel gibi gelir aslında adama ama esas yanılgı da budur işte. Her insan yarımdır aslında ve tamamlanması şarttır. Ada, tamamlayıcısıdır Alper’in ama; ne gerek vardır Ada’ya? Alper ıssızdır çünkü… Çok da güzel anlar yaşadıkları bir zamanda ayrılır Alper ve Ada… Alper salaktır! Çok güzel çok kıymetli bir şeyi elinin tersiyle itmektedir. Neden? Şişkin bir egosu vardır ve bu ego bir insana bağlanmayı kaldıramamaktadır da ondan.

Aradan zaman geçer… geçer… Ve Ada’yla karşılaşır. Hep onu sevmiştir ve bunu anlayana kadar hiç düşünmemiştir. Issızlığın hafifliğinde sarhoş olmuş başka hayatlara eklenmiş onların hayatlarıyla kendi eksiklerini kapatmış kendini kandırmıştır… vs. vs.

Aslında çok tanıdık bir hikâyedir bu. Biz insanlar bir ilişkiye başlarız. Tüm alacaklarımızı; maddi ve manevi alırız. Kendimizden de verdiklerimiz olur elbet ama öncelik almaktadır. Ne de olsa çiğ süttür emdiğimiz. Sonra bitiverir. Karşımızdakiyle ayrılan yollar kesişirse ve tekrar başlanabilecekse-şartlar engel değilse- çiğ süt girer devreye, sonra egolarımız…

“artık seninle olmamam çünkü ayrıldık biz ve belli bir zaman geçti. Ben büyüdüm artık; tabi sen de… Yaşanmışlıklarımız var farklı farklı yerlerde. Ve bakış açılarımız değişti. Sen eski sen değilsin gözümde ve bende eski ben değilim artık. Üzgünüm olmaz… Olamayız artık…” der esas kişi…

Eğer gerçekten bitmiş olsa denecek olan sadece “istemiyorum” olur aslında. Açıklama yapmaya ya da kendini anlatmaya gerek kalmaksızın… Derinde bir yerde varsa bir sızı; değer yargıları ve duygular arasında savaştandır. Aslında söylenmek istenen:

“seni hala seviyorum ama lanet olası gururuma yenilmek istemiyorum. Bu yüzden senin üzgün olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Sürün! Ben de izleyip incinen gururumu tamir edeyim”dir. Bu durumda dikkat edilmesi gereken şudur ki; esas kişi “bu ilişki” içinde büyümüştür aslında.(Ada’nın dediği gibi: “sen dizlerime yattın, ben bir masal anlattım ve sen büyüdün…”)

Ya da henüz ayrılmıştır insanlar ve ayrılan taraf vicdan muhasebesine girer sanki… Karşıdakinin iyi olup olmadığını öğrenmek ister  oysa sadece kıvranır ondan olumlu olumsuz ufacık bir haber almak için (Alper’in Ada’nın dükkânına defalarca gitmesi gibi… Ya da telefonlarına Ada’nın cevap vermeyişinde delirmesi gibi…) saçma sapan sebepler bulunur ve karşıdakiyle iletişime geçmek için bahane olarak kullanılır bu sebepler. Artık ayrılınılmıştır ve “sana ne”dir durum.

Bu kadar sıradan bir film beklemezdim ben. Filmin yavan pişmanlık sahnesi de su götürmez “sıradan”dır. İnsanlar ayrılır ve karşı taraf bir zaman rahat, hafiflemiş ve özgür hisseder kendini (Alper gibi…) onunlayken yapamadıklarını onsuz çok rahat yapacaktır artık. Yapar da… Oysa bir küçük ayrıntı “o”nu hatırlatmaya, tekrar sızlamasına yetecektir. Bu sızı dayanılmaz olacaktır ama iş işten geçecektir. Esas kişi tekrar dönerse eğer –ki dönecektir- Ada’nın bir sözü bu durumlarda klişe olmaya adaydır: “karda donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor sana şu an ama bilmiyorsun ki sen çoktan ölmüşsün…”

Yayın Tarihi:12 Aralık 2008

12 Nisan 2010 | 23:32
225 Okunma
bosluk

Çocuk…

Çocuk…

gözlerinde aradım bu sorunun cevabını aslında. Çünkü söylediğinden çok daha büyük ve olguncaydı düşündüklerin.(sen bundan pek memnun olmasan da)

———————-

Etrafına baktı genç kadın tanıdıktı bu mekân ama içindekilerdi farklı olan. Küçükken gönlünce koşturduğu çocuk bahçesiydi bir zamanlar bu yer. Ama şimdi sanki cezalıydı ve bu yüzden oynayan diğer çocukları izliyordu. Koskocaman bir metaforun içindeydi genç kadın.

“fiziksellik değildir önemli olan, muhtevadır”

Doğru…

Gezinmeye başladı genç kadın bu çok iyi bildiği yabancı koridorlarda. Sağ dönünce sığındığı bir oda vardı bir zamanlar. Yine sağ döndü, evet oda vardı ama sığınacak kimse yoktu. Üst katlara çıktı genç kadın dolaştı biraz daha. Sınıflara baktı içerde oturan “kırmızı kurdeleliler”e… hiç biri kafasını kaldırıp bakmıyordu genç kadına bakmayacaklardı da. Bir tanıdık sima ile karşılaştı dolaşırken genç kadın. Yorgun ve bıkkındı… İnanmadığı bir şeye inandığı şeyleri yapabilmek için katlanıyordu bu tanıdık sima, bu çocuk.

Kafasını kaldırıp genç kadına baktı.

“sıkıldım, bunlar ne böyle?” dedi bakışları.

Hiç bu denli çaresiz hissetmemişti genç kadın. Elinde olsa, hadi çıkıp gidelim salaş ve sarmaşıkların istila ettiği, insan kalabalığı manzaralı balkonumuza diyecekti. Demedi… İmkânı olsa da demezdi zaten. Lanet olası zorunluluklar…

Yeşilin bile yapay olduğu bir yerde sohbet ediyordu genç kadın ve çocuk.

“ne yapıyorsun?”

“düşünüyorum”

“sen gibisi çok az”

“neden böyle neden az?”

“korkuyorlar çünkü. Düşünebilmek yorumlama gerektirir ve yorumlama tehlikelidir bazen”

“bunlara bir şey yapılmalı bir şey söylenmeli”

“yazık sadece yazık…”

Genç kadın insanlara baktı. Hayat trafiğine kapılmış savrulan insanlara. Sokrates geldi aklına, diyordu ya hani “bir at sineğiyim ben ve Atina halkı da huzursuz ettiğim at”

“Kaç yaşındasın?”

17”

————————————————–

gözlerinde aradım bu sorunun cevabını aslında. Çünkü söylediğinden çok daha büyük ve olguncaydı düşündüklerin.(sen bundan pek memnun olmasan da). Genç kadın gözlerine baktı yeniden. İç çekti ve şunlar geçti düşüncelerinden:

“ bir bilsen nasılda gurur duyuyorum seninle!

Ve biliyorum ki at sinekliği en çok sana yakışır bu memlekette”


Yayın Tarihi: 07 Kasım 2008

gözlerinde aradım bu sorunun cevabını aslında. Çünkü söylediğinden çok daha büyük ve olguncaydı düşündüklerin.(sen bundan pek memnun olmasan da)

———————-

Etrafına baktı genç kadın tanıdıktı bu mekân ama içindekilerdi farklı olan. Küçükken gönlünce koşturduğu çocuk bahçesiydi bir zamanlar bu yer. Ama şimdi sanki cezalıydı ve bu yüzden oynayan diğer çocukları izliyordu. Koskocaman bir metaforun içindeydi genç kadın.

“fiziksellik değildir önemli olan, muhtevadır”

Doğru…

Gezinmeye başladı genç kadın bu çok iyi bildiği yabancı koridorlarda. Sağ dönünce sığındığı bir oda vardı bir zamanlar. Yine sağ döndü, evet oda vardı ama sığınacak kimse yoktu. Üst katlara çıktı genç kadın dolaştı biraz daha. Sınıflara baktı içerde oturan “kırmızı kurdeleliler”e… hiç biri kafasını kaldırıp bakmıyordu genç kadına bakmayacaklardı da. Bir tanıdık sima ile karşılaştı dolaşırken genç kadın. Yorgun ve bıkkındı… İnanmadığı bir şeye inandığı şeyleri yapabilmek için katlanıyordu bu tanıdık sima, bu çocuk.

Kafasını kaldırıp genç kadına baktı.

“sıkıldım, bunlar ne böyle?” dedi bakışları.

Hiç bu denli çaresiz hissetmemişti genç kadın. Elinde olsa, hadi çıkıp gidelim salaş ve sarmaşıkların istila ettiği, insan kalabalığı manzaralı balkonumuza diyecekti. Demedi… İmkânı olsa da demezdi zaten. Lanet olası zorunluluklar…

Yeşilin bile yapay olduğu bir yerde sohbet ediyordu genç kadın ve çocuk.

“ne yapıyorsun?”

“düşünüyorum”

“sen gibisi çok az”

“neden böyle neden az?”

“korkuyorlar çünkü. Düşünebilmek yorumlama gerektirir ve yorumlama tehlikelidir bazen”

“bunlara bir şey yapılmalı bir şey söylenmeli”

“yazık sadece yazık…”

Genç kadın insanlara baktı. Hayat trafiğine kapılmış savrulan insanlara. Sokrates geldi aklına, diyordu ya hani “bir at sineğiyim ben ve Atina halkı da huzursuz ettiğim at”

“Kaç yaşındasın?”

17”

————————————————–

gözlerinde aradım bu sorunun cevabını aslında. Çünkü söylediğinden çok daha büyük ve olguncaydı düşündüklerin.(sen bundan pek memnun olmasan da). Genç kadın gözlerine baktı yeniden. İç çekti ve şunlar geçti düşüncelerinden:

“ bir bilsen nasılda gurur duyuyorum seninle!

Ve biliyorum ki at sinekliği en çok sana yakışır bu memlekette”


Yayın Tarihi: 07 Kasım 2008

12 Nisan 2010 | 23:29
698 Okunma
bosluk

Olumsal Düşünceler

Olumsal Düşünceler

Felsefe yazıları-2

Olumsallık, bir şeyin olduğunu, ancak geçmişte olmayabilirliğini de kasteden sözcüktür. Örneğin insanlık olmayabilirdi de ama oldu. Tanrı istedi oldu ya da varoluşsal süreç içinde oldu vs vs. herhangi bir gereklilik gerektirmez olumsallık.

İnsan düşüncesi bir anlıktır. Düşünmeye bir anda başlarsınız. Konu ne üzerine olursa olsun. Refleksiyon yaparsınız belki gözlem ve deney yaparsınız düşünceniz üzerine. Kendinizce bir sonuca ulaşabilirsiniz ya da evrensel bir sonuçtur vardığınız. Bilim için düşünürsünüz sanat için felsefe için ya da fizik kimya  gibi bir bilim dalının herhangi bir probleminin çözümü için. Bir anda aşık olabilir ve o insanı düşünmeye başlayabilirsiniz durduk yere.

Hayatımızda her düşündüğümüz olumsal mıdır?

Bence evet olumsaldır! Düşünce her ne üzerine olursa olsun bir anda başlanan bir süreçtir. Düşünme insan zihninin vazgeçilmez öğesi olmakla beraber aktifliği kişiye bağlıdır. Ve bunu aktive etmek tamamen kişinin kendi iradesine bağlıdır. Zorunlu olarak düşünme yoktur. Örneğin hayat üzerine düşünen çeşitli fikirler üreten kişiler olduğu gibi sadece yaşayıp giden insanlarda vardır. O halde hayat üzerine düşünme olumsaldır. Bir kişi hayat üzerine düşünebilirdi de düşünmezdi de ama düşündü. Bir düşüncenin gereklilik gütmeksizin ortaya çıkışı onun olumsal oluşundandır.

Yayın Tarihi: 13 Ekim 2008

12 Nisan 2010 | 23:27
658 Okunma
bosluk
 Son Yazılar FriendFeed
reklam

Gözucuyla Bakılanlar

Firefox Eklentileri HBK blog Web5a.com Yenile
Login