Biliyorum

Biliyorum

“Biliyorum”

Hayatsa getiren mucizeleri;

Ve göz önündeyken görmezsen

Yazık!

Geçen zamana inat

Fark edersen gerçeği

Ve hissedersen üstelik

Ne mutlu sana.

Nazlı Yaren KIRMACI

… artık huzurluydu genç kadın, hiç olmadığı kadar…

Zaman geçmişti.

Hüzünler, üzüntüler geride kalmıştı artık. Sakindi genç kadın. “Tamam” diyordu artık “daha fazla başkası için üzülmemeliyim, kendimi feda etmemeliyim” Tek başına devam edeceği güzel bir hayat vardı önünde. Koyduğu hedefler vardı başarmayı istediği. Nicedir eğmişti başını genç kadın. Ürkek ve çekingendi ileriye bakarken. Şimdi şimdi doğruluyordu işte. Kimse için eğilip bükülmeyecek yolunu değiştirmeyecekti artık.

Bir süre ilerledi genç kadın. Huzurla doldu. Yalnızlığında bir hazzı vardı ve onu buldu. Ne de güzel manzaraları ne de güzel renkleri desenleri vardı hayatın. Etraflıca doya doya yaşamanın tadına varıyordu artık genç kadın. Kaybettikleri vardı belki ama ilerde kazanacaklarının umuduyla hevesle yürüyordu. Ilık rüzgârlar vuruyordu genç kadının yüzüne üşütmüyor sıcaktan bunaltmıyordu da.

Az zaman sonra sol yanına baktı genç kadın. Tanıdık bir yüz vardı yanında çift seneyi devirmişti görmeyeli.

“Nasılsın?” dedi genç kadın

“iyiyim” oldu cevap

“seni özledim”…

Neden böyle söylemişti genç kadın birdenbire bilemedi. Yüzünü döndü solundakine. Yolunun nereye düştüğünü sordu. Aynı yere gidiyorlardı. Heyecanlandı genç kadın. Ama kaygı veren, korkutan bir heyecan değildi bu. Huzur veren, mutlu kılan bir heyecandı.

“Bana eşlik eder misin?” dedi

“Zaten yolumun üstü” oldu cevap

Sohbet ediyorlardı ve her cümlede daha da heyecanlanıyordu. Yorulmuyordu genç kadın fikirlerini anlatırken. Aynı düşünceler, aynı hislerdi paylaşılan ve aynı yolda yürürken üstelik. Ruhu ruhuna, fikri fikrine, yüreği yüreğine denkti genç adamın. Gerçek olmayacak kadar hayali, umulmayacak kadar mucizevîydi.

Korktu genç kadın. Yolundan sapar  mıydı tekrar?

Tökezledi genç kadın. Ve ellerini buldu genç adamın. Bir daha bırakmayacağı elleri…

…artık huzurluydu genç kadın hiç olmadığı kadar. Ne dert ediniyordu başkalarını ne de etrafını umursuyordu. Tamdı artık ve bir daha eksilmek istemiyordu. Eksik olduğunda yarım kaldığıydı genç adam. Taviz vermiyorlardı, dönmüyorlardı yollarından. Ilık esen rüzgarını bölüşüyordu genç kadın sevdiğiyle…

“Biliyor musun?” dedi genç kadın

“Biliyorum” oldu cevap.

Yayın Tarihi:27 Eylül 2008

12 Nisan 2010 | 23:24
578 Okunma
bosluk

Bürokratik Ayak Ağrısı

Bürokratik Ayak Ağrısı

Sene 2008…

Ankara’nın bir üniversitesinden mezun olmuşsunuz. Hayal edin. Yüksek lisans yapmak memlekete faydalı Atatürk’ün izinde bireyler yetiştirmek istiyorsunuz. Kendinizi geliştirmek ülkenize fayda sağlamak istiyorsunuz. Ama önünüze o kadar çok ıvır zıvır çıkarıyorlar ki inanamıyorsunuz. Neyse diyorsunuz 2 saat bir yerde, 45 dk bir yerde, 1saat 27 dk başka bir yerde sıra bekliyorsunuz. Sonra belgelerinizi tamamlıyorsunuz. “artık teslim ederim belgeleri işime bakarım” diye aklınızdan geçirirken teslim edeceğiniz yerde de başı sonu belli olmayan bir sırayla karşılaşıyorsunuz. Sonunu bulup başlıyorsunuz beklemeye. Bekliyorsunuz bekliyorsunuz… Sonra sıra size geliyor. Ve diyorlar ki şimdi şurada ki sıraya girin ama önce netten fotoğraf yükleyin. İyi de sizin internet ortamında fotoğrafınız yok! Koşun o zaman internet kafeye. Tarayıcıdan fotoğraf yükleyin. Ama orda da sırada bekleyin.

Sonra mesai bitmeden tekrar sıraya gireceğiniz yere gidin. Hatta koşun. Orda da bekleyin işlerinizi halledin ve… Artık hayırlı olsun. İşte Yüksek lisansa başvurmak bu kadar basit!!!

Türkiye’de tarih ne olursa olsun yıllardır bürokrasideki mantık aynı. Oradan oraya git, biraz sıra bekle, sonra diğer tarafa git orda çok bekle, şimdi de tekrar geri dön çünkü gereken bir belgeyi sana söylemeyi unutmuşuz ya da artık bilerek söylemedik bilemiyorum vs vs… Kraldan daha kralcı memurlar da yok değil tabi bu memlekette. Sen işini yaptırırken kendini öylesine büyük öylesine erişilmez sanıyor ki bu kişiler ağzından çıkan devletin yükümlülüğü sanki. Olmazsa olmazı. Senin işini yaparlar yapmasına ama bin bir nazla.

Eskiler ne demişler “memura işin düşecekse ya çaycı tanıyacaksın ya müdür” çok doğru eğer tanımıyorsan ayak sızısı çekmeye mecbursun.

- Doktor hanım ayaklarımda bir sızı var.

- Hmm bir bakalım….. evet evet bu Bürokratik Ayak Ağrısı

Yayın Tarihi:28 Haziran 2008

12 Nisan 2010 | 21:52
682 Okunma
bosluk

Hırsına Yenilen Yenenler

Hırsına Yenilen Yenenler

Malumunuz engelliler haftasını geride bıraktık. Doğuştan ya da sonradan kişide vuku bulan engellerin; bu kişileri hayatta, toplum içinde gerçekten “engelleyemeyeceğini” gösterdik kendimizce. Normal zamanlarda pek de umrumuz da olmayan ancak böyle haftalarda, günlerde değerini arşa vardırdığımız çok olur aslında değerinin ve önemin hep bilinmesi gereken şeylerin. Ancak artık bu günlerde de önemsemek zorumuza mı gidiyor nedir anlamış değilim. Bizim seçtiğimiz (onlarca yönetilmeyi ben seçmemiş olsam da) insanlar görme engelli vatandaşları motive amaçlı maç ayarlamışlar. Sağ olsunlar! Meclisspor ve Görme Engellispor maçı…

Ama hırs kurbanı vekillerimiz öyle güzel öyle takdir edilesi oynuyorlar ki maçta; 7-3 yeniyorlar. Daha önceki yıllarda da kimsesiz çocukları teşvik ve kazanım için yapılan maçı 3-2 kazanmışlardı zaten yadırganacak bir durum yok.

“Gençlerin spor etkinliklerine teşvik edilmesi ve sosyalleşmelerine katkı sağlamak amacıyla Etimesgut Fatma Üçer Erkek Yetiştirme Yurdu öğrencilerinden oluşan Yurtgücü futbol takımı ile milletvekillerinden oluşan Meclisspor arasında yapılan dostluk maçını Meclisspor 3-2 kazandı. Maç sonrasında yenilen takım oyuncuları gözyaşlarına hâkim olamadılar. 15 Haziran 2006”

“Meclisspor, Görme engellispor’u 7-3 yendi. 15.05.2008

Görülen o ki meclisspor gayet istikrarlı şekilde yoluna devam etmekte. Zaten bu insanlara karşı çirkefliği tutmuş hayat; yeterince zalimken birde psikolojik olarak böyle bir ezikliği ne diye yaşatıyorsunuz be adamlar! Bu maçlarda yenilseniz ya da hiç yoktan berabere kalsanız neyiniz eksilir? Bu kadar mı itaatkârsınız yenme arzusuna?

Maçın haberini alan Bakan Nimet Çubukçu meclisspor oyuncusu olan vekillerin hepsine birer mektup yollamış. Bir tebrik mektubu!

Bakanın mektubuna hak vermemek elde değil. Özet olarak vekilleri kınayan Çubukçu’nun mektubundan bir söz yazıma son noktadır.

“Başarınızı kutluyorum Doğrusu… Tebrikler Görme Engellileri yendiniz.”

Yayın Tarihi: 02 Haziran 2008

12 Nisan 2010 | 21:52
386 Okunma
bosluk

Tanınmadık tanıdıklar

Tanınmadık tanıdıklar

Bazen olduğunu sandığınız kişi aslında sandığınızdan öyle alakasız öyle uzak ve öyle farklıdır ki… Aslında hiç tanımamışızdır onları tanıdığımızı sanmışızdır sadece… Bunu ya en mutlu gününüzde anlarız; yanımızda yokken ya da en acı gününüzde bizimle ağlamazken.

Bugün mezun oldum ben. Artık and içimiş, Atatürk’ün izinde insanlar yetiştirecek bir öğretmenim. Ve öğretmenliğe ilk adımımı bugün kep törenimde attım. Yanımda sevdiklerim vardı hem de en sevdiklerim. Sevinç, keder, acı, mutluluk… Ne varsa hayata dair, paylaştığım insanlar. Her şey olması gerektiği gibiydi ve oldukça güzeldi de. Bazı eksikler vardı ve bazı fazlalar ama olsun yinede güzeldi. Fazla gelenler neyse de eksik olanlar olmasaydı daha bir güzel daha bir anlamlı olurdu belki bu tören benim için. İnsanoğlu bencildir kaprislidir ya bende aynen öyleyim işte yanımda istedim, kapris yaptım, bencilce tutturdum içimden eksik kalanları. Gelmediler ama sormadılar da… Neyse deyip geçtik üstünden, varsın olsun insanlık hali unutulmuştur belki hayat telaşesinde… Ama telefonu icat etmiş çok da güzel etmiş Grahambell amcamız… Eksiksen ararsın, söylersin; üzgünüm eksiktim, dersin diğer eksikler gibi… Ama demezsen aramazsan ve de sormazsan benim söyleyeceğim şu olur kendime: “eksikliği hissedilesi değilmiş demek ki yanında olmayanlar”

Bu bir sitem yazısıdır ve aynı zamanda kıymet biçme yazısı. Yanımda olanlara çok teşekkür ederim sizin beni yanıltmayacağınızı, benimle olduğunuzu, yürek çarpıntısı kadar yakınım olduğunuzu biliyordum. Sizi seviyorum

Ama yanımda olmayan ve beni yanıltan, sandığım kişi olmayanlar da eksik kalmaya devam etsinler bundan sonra hayatımda. Yolları açık, canları sağ olsun…

Yayın Tarihi: 24 Mayıs 2008

12 Nisan 2010 | 21:50
744 Okunma
bosluk

Giordano Bruno

Giordano Bruno

1600 yılının şubatında kent meydanında yakılarak öldürülen bir düşünce adamı. Düşünce adamı çünkü; tarihte düşünce özgürlüğünü savunan ilk kişi. O, sekiz sene işkence görmüş ancak ne fikirlerinden ne de söylediklerinden vazgeçmiş. Takdir edilmesi anlaşılması dört yüz sene sürmüş. 1590’larda aforoz edildiği dinine 2000’de (gıyabında) affedilerek kabul edilmiş biri. Hatta düşüncelerinden etkilenilerek, örnek olsun diye heykeli dikilmiş yakıldığı meydana. Meydan, hem yakıldığı hem de yıllar sonra takdir edildiği meydan… ironik!

Çağlar geçmiş üstünden 1600’lerin. Oysa bazıları var ki hala 1600’lerde. Fikri sabit, sorgudan bihaber, çaresiz, acizler. Sadece bedensel olarak beslenen bu insanlar, zihinsel olarak beslenmektense zihinleri belli ideolojilerin pençesinde -sanki çok da özümsemişler gibi- savrulup gitmekte. Neler oluyor etraflarında, nasıl yönetiliyorlar, kendilerinden olmayanlar neler söylüyorlar… Bu gibi sorular hiç umurlarında değil. Ne de olsa onlar yerine düşünen, onlar yerine söyleyen birileri var. Peşine takıldıkları, at gözlükleriyle arkalarından koşar adım gittikleri birileri… Yazık.

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu aşıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Giordano Bruno


Bruno olsaydı bu devirde(ya da Brunolar); işkencelerini, parmaklıklarını bu 1600 model insanlar olarak ilan ederdi.”bakın” derdi “ ben yaşamayı seviyorum, özgür yaşamayı seviyorum hem de çok. Ama sizin gibi taktığım gözlükler ardında özgür olduğumu sanarak değil. İktidar uğruna sizi kullananların peşine gidercesine, onlardan kopmadan sanki onlardanmış gibi yaparak değil. Söylemekten korkmadan ve düşünebilmek istediğin kadar… Olması gereken bu; böyle yaşamaktır sevilesi olan.”

Konuşunca işitmeyen, işitse dinlemeyen, anlamayan insan yığınları içinde seslenirdi “yapmayın uyanın” diye.

Özgürce yaşamak için sekiz yıl işkence ve hapis sonrası yakılarak ölüm…

Giordano Bruno şimdilerde devlet tiyatrosunda sahnelenmekte ve de anlatmaktaki görünümler değişse de yoz düşünceler ve iktidar sevdası olduğu gibi sürüp gitmekte.

Gidilmeli; izlenmeli.

“Ne yazık ki bedenim; ruhum kadar dirençli değil. Olsun dayanabildiğim kadar dayanacağım. Ne de olsa bu dört duvar, bu paslı parmaklıklar ardında esir olan bedenime rağmen hala kafam özgür… Kafam hala… Özgür hala…” Giordano Bruno


Yayın Tarihi:05 Mayıs 2008

12 Nisan 2010 | 21:46
472 Okunma
bosluk

Ters Yön

Ters Yön

Ters Yön…

Sadece mutlu olmayı dilemişti genç kadın. Sessiz sedasız ve derinden istediğiydi bu. Oysa çok zaman önceydi mutluluktan uzağa bilerek ama fark etmeden uzaklaşması. Burnunun ucuna dek gelmişti; hatta kalbinin yamacına…

——————————————————————

Artık, güneş daha parlaktı, çiçekler daha renkli. Belki su bile daha leziz… Mutluydu. Yitirdiği duygularını tekrar kazandığını hissediyordu. Bir öncesinde kanayan yüreği artık kabuklaşmış, eskisinden daha sağlam olmuştu belki.

Yeni bir sevginin kollarına düşünmeden bırakmaya hazırlanıyordu kendini genç kadın. Gözlerini kapadı. Kendini bu yeni, huzur dolu, sevginin engin maviliğine bırakacaktı. Bırakacaktı bırakmasına ama tanıdık bir ses seslendi ardından:

- Yapma!

Durdu. Yavaşça açtı gözlerini. Arkasına bakmak istedi, bakamadı önce. Mavideydi aklı, yüreği.

- Beni özlemedin mi? Ben seni çok özledim. Dedi tanıdık ses.

Yavaşça döndü yüzünü genç kadın sesin geldiği yere. Bıçak oldu; ok oldu saplandı yüreğine sesin sahibi gözler. Ve yeniden başladı kabuklaşmış yaraları kanamaya. Eskisinden daha şiddetli daha çok acıyarak…

-Bu kez gitmemecesine geldim. Kanayan yüreğine yüreğimle merhem olmaya, sen ve benden biz yaratmaya… Ne olur tut elimi.

Karasız, şaşkındı genç kadın. Tutacak olduğu el bırakmıştı onun ellerini, terk etmişti az zaman önce. Ellerine baktı “bu kuruluğun sebebi bu terk ediş” diye düşündü. Ama tanıdıktı, sıcacıktı ve davetkârdı bu kez karşısındakiler. Uzatmak istedi ellerini uzatamadı. Ellerine baktı tekrar “bu kuruluk maviyle can bulur”… Sırtını döndü, yüzü maviye çaldı tekrar. Ferahtı, serindi, yakmıyordu, acıtmıyordu ve kanatıp kurutmuyordu da… Derindi bir o kadarda sakin ve huzur verici… “Evet, tam aradığım gibi, olması gerektiği gibi…”

- Eğer bir adım daha atarsan düşeceksin biliyorsun değil mi?

- Evet, ama yanlışın var. Düşmek değil bu. Ben bilerek, umut dolu atlayacağım. Üstelik tam istediğim gibi orası.

- Ya ben? Ben ne olacağım? Senin için dönmüşken, sana tutkun sana âşıkken beni böylesi yalnız ve sensiz bırakıp gidebilecek misin?

- Gitmeliyim! Kendim için kalbim için ve…

- Yoo! O bana ait gidemezsin, gitmeyeceksin.

Genç kadın daha fazla dinlemeyecekti. Yüzükoyun bıraktı kendini maviliğe…

Ters giden bir şeyler vardı. Yol almıyor, ilerlemiyordu. Koşup kavuşamıyordu. Belinde baskı hissetti birden. Baktı. Eski sevdiğinin kollarıydı beline dolanan. Can simidi gibi kavramış öylece duruyordu.

O an tekrar yanmaya başladı genç kadın. İstemeden, aniden, yeniden çok zaman önce olduğu gibi. Döndü. Yakıcı gözleri buldu, gözleri. Dayanamadığı bir çift göz sevgiyle aşkla bakıyordu ve bu kez ağlıyordu da. Gözyaşlarına dirençsizdi genç kadın; hele birde bu gözlerdelerse…

- Hadi gidelim daha fazla burada durmak istemiyorum.

Genç kadın karşılık vermedi. Takip etti sadece. Düşünüyordu. Daha öncesinde üzülmüştü, kırılmıştı. Yine aynısı olabilirdi. Vakit varken dönmeliydi ama yapamadı. Tuttuğu el sürüklemiyordu onu ama oda direnmiyordu zaten. Dönmedi.

Çok yol yürüdü genç kadın tuttuğu el ile beraber. Mavi aklına bile gelmiyordu. Mutluydu bu kez. Tökezliyordu düşüyordu da bazen ama zorlada olsa kalkıyordu.

Neden sonra(çok zaman sonra); tuttuğu el yine bıraktı, kanattı, kuruttu genç kadının ellerini. Ne de olsa huylu huyundan vazgeçmezdi. Bu kez kadın söyledi son sözü:

- Bitti artık. Bir daha canımı yakamayacaksın.

- Ama istemeden… fark etmeden…

- Hayır. Bu kez değil.

Genç kadın sırtını döndü. Ve geldiği yoldan geri dönmek istedi. Ama yolda yaralanmış, yorulmuş bitap düşmüştü. Geri dönecekti evet ama dinlenmeden gidemezdi. Yüreğine baktı. Kanıyordu… Maviyi düşündü bir an “Dönmeliyim… Ama böyle bitap böyle yaralı ve yarım mı dönmeliyim? Yoo! Hayır. İyileşmeli doğrulmalıyım önce tamamlanmalıyım.”

Zamanın zamanı kovaladığı bir nadas geçirdi genç kadının yüreği. Artık dönmeliydi. Geç kalmamalıydı daha fazla. Yola koyuldu. Koşar adım gidiyordu. Sanki yetişmek istiyordu bir yerlere… Yolla o kadar meşguldü ki es geçti mutluluğu. Mavi arkasında kaldı. Fark etmedi önce; hiç önemsemedi. Devam etti. Yürüdü… Yürüdü…

Durdu. Fark etti ki çok yol almış ve mavi başka renkle karışmıştı. Kendine baktı genç kadın; kan kırmızıydı. Yarasının kanındandı kırmızısı…

————————————————————–

Sadece mutlu olmayı dilemişti genç kadın. Ama fark edemediği şeyler olmuştu. Bakıp göremediği; aslında hep görmek istediğiydi. Çok geç anladı. Es geçtiği, ardında bıraktığı şeyler sızlattı içini. 1 kadeh daha doldurdu kan kırmızı şarabından. “geri dönüşü olsa keşke” diye düşündü. “atlardım.”

Yayın Tarihi: 22 Nisan 2008

12 Nisan 2010 | 21:45
588 Okunma
bosluk

Felsefe Yazıları – 1

Felsefe Yazıları – 1

Zamanüstü Çatışma

Yüzyıllar boyunca insanlar zaman kavramını tartışmışlar saatler dakikalarla evrensel hale getirmişlerdir. Oysa birçok düşünür 2 ye ayırır zamanı; öznel zaman ve nesnel zaman.

Nesnel olan herkesin kabul ettiği, saatimize bakınca anladığımız, yıl ay günlere bölüp hayatımızı buna göre sistemleştirdiğimiz zamandır. Saat 3 de buluşacaksa insanlar saatleri aynı anda 3ü gösterir. Dersler sabah 8de başlıyorsa hoca 8de derse girer ve kimse itiraz etmez “saat şu an 8 değil” diye; çünkü 8 nesnel olan zamandır. Aynı anda aynı saati, günü, yılı gösteren, söyleyendir nesnel zaman.

Hayatımızı belli kurallara göre yaşarız ve kuralları yaşadığımız toplum belirler. Bu kurallara uygunlukta ortak öğeler vardır biri de nesnel zamandır. Gece hiçbir yer açık olmaz siz kalkıp alışveriş yapamazsınız ya da sinemaya gidemezsiniz sabahın 4ünde. Belli kurallar ve sabitler vardır. Sosyal olan insan, sosyalliğini zamansal sistematiğe oturttuğu hayatıyla destekler. Desteklemezse dışta kalır.

Öznel olan ise kişinin kendi öz dinamikleri içinde var olan zamandır. Sevgilisinden ayrılan bir insanın “onsuz zaman geçmiyor” demesi bu nedenledir. Ya da askerin gün sayarken hiç geçmeyecekmiş gibi hissetmesi. Sınava çalışan bir öğrenci için ise zaman çabucak geçer ve sınav anı gelip çatar. Bu örnekler öznel zamana aittir. Oysa saatler hala 60 dk gün 24 saattir. Uzun ya da kısa değişen bir durum yoktur. Tamamen algısal farklılıklar ve psikolojik etkiler zamanı farklı kılar birey için. Algılardan ve psikolojiden destek gören zaman

“-mış gibi” yapar.

Bireyler içsel dünyalarının etkisinde öyle çok kalırlar ki zamanın geçmez algılandığı anda bile nesnel olan kendi döngüsünü sürdürmektedir daha çok yapacak şeyi olan ama hiç bir şey yapmamış olanlar bundandır, şaşkındırlar.

Öznel ve nesnel olanın eşit zamanlı hale getirilmesi ve bireyin buna uygun yaşaması gerekir.

Yayın Tarihi: 10 Nisan 2008

12 Nisan 2010 | 21:42
257 Okunma
bosluk

Güneş’in Askerleri

Güneş’in Askerleri

Her tatile gidişimde Ankara’yı çok özlerim.

Sanki diğer yerlerde sadece var olurum da Ankara’da “yaşıyorum”dur.

Kolay değil memleket hasreti;

1 ay 1 haftalıktı benim hasretim.

Şehrime, aileme, arkadaşlarıma, sevdiklerime, anılarıma bu kadar uzak kalmıştım işte…

Şimdi düşünüyorum da bu dönemde sadece tatil için şehir dışına çıkmış biri olarak “çok özledim” ya da “memleket hasreti çekmek zor bir ben bilirim birde Allah” demek bana düşmez.

Binlerce askerimiz vatan için uzaktalar sevdiklerinden.

Sadece vatan için çarpıyor kalpleri ve biz onlar sayesinde rahat onlar sayesinde böylesine huzurla yaşayıp gidiyoruz.

Oysa bu rahat bazısına batıyor olsa gerek Diyarbakır’da Van’da pkk lehine slogan atıp, arsızca cesaretlerini gösteriyorlar. (Onlardan fazla bahsetmek istemiyorum ama ağızlarının payını alacaklarından eminim)

Tarihimizde pek çok hareket var bu uğurda yapılmış:

Kuzey Irak Harekâtı(1992)

Çelik-1 Harekâtı(1997)

Çelik Harekâtı(1997)

Şafak Harekâtı(1997)

Verilere göre bu harekâtlarda 5bine yakın pkk’lı öldürülmüştür. Şimdilerde ise yine bu kadar oldukları düşünülüyor. Onca şehit veriyoruz onca kan dökülüyor şu sıralar. Eskidende yapılan buymuş önüne geçilmek bitirmek için harekâtlar yapılmış ama yeniden hortlamış yine yoluna devam etmiş bu illet. Belki de askere düşen bu görev sonrasında başka yaptırımlar gerekiyordur. Sadece yok etmek yetmiyordur. Harekât denen şey belki de zihinlere de gerçekleştirilmelidir Kuzey Irak’la beraber. Harekât sonrası tekrar can bulmaması için yapılması gereken şeyler vardır.

Bir keresinde TV’de bir pkk itirafçısının konuşmasını dinlemiştim: “ailem çok fakirdi onlara para yardımı yapacaklarını ve bana da iyi bakacaklarını, kardeşlerimi okutacaklarını söylediler bende çaresizlik içinde kabul ettim sonra öğrendim ki sadece 3 ay para yardımı yapmışlar. Sonrasında zaten teslim oldum” diyordu. Bu, aslında nasıl can bulduklarının bir örneği. Daha sonra eğer vaatlerini yapsalardı olacakları bir düşünün. Onlara minnet duyan bir aile… Belki de okuttukları arasından çıkmış olan bir doktor, bir mühendis ya da bir öğretmen… İyi ki sadece vaatten ibaret.

Şimdiki harekâtın adı “GÜNEŞ HAREKÂTI”

Bir onbaşının kızının adı…

Bir şehit onbaşının kızı.

3 yaşında babasız kalan ve babasının cenazesinde hissetmişçesine ağlayan bir kız çocuğu.

Bu ismin seçilmesi anlamlı

Harekâtın amacını anlatıyor:

Harekâtın ismi “Güneş”

Başka Güneş’ler ağlamasın diye…

Yayın Tarihi:28 Şubat 2008

12 Nisan 2010 | 21:42
550 Okunma
bosluk

Çarşı’lıyım Alayına Gider’im

Çarşı’lıyım Alayına Gider’im

ÇARŞI’lıyım ALAYINA GİDER’im

Çok kızgın bir anıma rastladı bu yazı. O yüzden köşemi tamamen çıkar amaçlı ve savunmaya yönelik kullanacağım zira zamanı gelince yine bana saçma sapan muhabbet ortamlarında cahil taraftar muamelesi yapılırsa açsın okusun bu yazıyı beni yormasın istiyorum.

Ne yani bayan olmakla futbolu sevmek yan yana çok mu abest duruyor. Ben ÇARŞI’lıyım. Hani şu ALAYINA GİDER sloganının sahibi ciddi psikopat taraftar grubu. BEŞİKTAŞ’ımın gururu taraftar gurubu ciddi holigan grup.( ÇARŞI denme sebebi: evleri farklı yerlerde olmasına rağmen semtleri fark etmeksizin maç öncesi grup çarşı da buluşu maçlara beraber gitmektedir.)

Öyle haybeye takım tutan “ben bilmem beyim bilir” “babamın takımı bende tutuyorum işte…” diyenlerden değilim yani. Beni onlarla aynı kefeye koymayın. Maçımı da izlerim icap ederse küfürümü de ederim bağırırım da. Hatta 2002 2003 sezonunda Ankara’da oynanan Ankaragücü- Beşiktaş maçına gidip orda ki Ankaragüç’lü kızlarla kavga etmişliğim holiganlığımda zirve yapmışlığım var. Bu örnek alınacak bir şey mi? Tabiî ki hayır ama yapmadım mı? Yaptım… pişman mıyım? Tabi ki hayır…

Neyse bu savunmayı neden yazıyorum? Yazım, densiz ve bana “ kadın kısmı anlar mı futboldan işte anlıyorum diyen de anca Beşiktaşlı olur peh” diyen bir Fenerliye ağzının payını verme amacıyladır. Yazılarımı takip ettiğini biliyorum çünkü.

“Bay Çok Bilmiş” beni tarih bilmemekle suçladı. Taraftar dediğin tarihinde ne var bilirmiş. Bu zavallıcık sadece takım tarihinden hangi maçları kazanmış etmiş ondan anladığı için tarihin nelerden oluştuğunu ve takımımın tarihinde neler var ben bunları biliyor muymuşum göstererek anlatayım.

*BJK 1903 yılının mart ayında 26 tane genç tarafından kuruldu. Bu 26 gencin özelliği neydi? Söyleyeyim saraya mensup gençlerdi. Yani BJK kuruluşundan itibaren ASALET ile bezenmiştir.

*1908 2.Meşrutiyetle adı “Osmanlı Beşiktaş Jimnastik Kulübü” olmuştur. Bunun anlamı neydi? BJK ülke temsiline layık görülen ilk yıllarından itibaren RESMİ bir takımdır.

*Balkan Savaşlarında takımın tamamı şehit olmuştur. Çünkü sadece BJK futbolcularının tamamı askere gitme yüceliğini göstermiştir. Balkan topraklarının tamamı, tekrar Türk milletinin oluncaya kadar, Kırmızı-Beyaz olan renklerini “Siyah-Beyaz”a çevirmiştir. Şehitler anısına Türk Bayrağının ambleme konması devletçe uygun görülmüştür. Ve ambleminde Türk Bayrağı olan tek takımdır bu ne demektir? BJK MİLLİ karakterdedir.

*1932 1933 sezonunda Fenerbahçe ile oynanan “Lig Şampiyonluğu Finali’nde Şeref Bey’in ölümüyle simsiyah formalarla maça çıkan Beşiktaş Takımı, 90 dakika tek kale oynadığı oyunda, rakibinin kalesinde tam 66 net gol pozisyonu bulunca, seyirciler; “Kara Kartallar gibi saldırıyor” diyerek, BJK’ ye bir unvan vermiştir. Bu ne demektir? BJK taraftarına ve onun fikirlerine LAYIK ve SAYGILI’dır. (bu arada maç Fenerbahçe ile oynanmıştır. Bay çok bilmiş.)

*1918 yılında çokça haber çıkmış ve fotoğraflarla kanıtlanmıştır. İspatlanmaları ile gerçek oldukları ortaya çıkan haber şudur: “Mustafa Kemal BJK ile işbirliği yapıyor. Sürekli sahalarına gidip sohbetlerde bulunuyor”. Bu ne demektir? BJK tepeden tırnağa, zerreden varlığa KEMALİST’tir. Atatürk de Beşiktaşlıdır. Başka takımlarca prestij yükseltmek amacıyla adı kullanılmasın ve yıpratılmasın. Tarih ispatlarıyla mevcuttur.

Futbolcu ismi bilmek, şampiyon olunan yılları ezbere saymak marifet olmasa gerek. Onları internetin herhangi bir sitesi de takip edilip öğrenilebilir “bay çok bilmiş”. Ama takımının özelliklerini bilmek ve benimsemek gerçek taraftar olmanın esasıdır. İşte bu yazımda sana…

… armağanım olsun.

Yayın Tarihi:17 Ocak 2008

12 Nisan 2010 | 21:39
893 Okunma
bosluk
 Son Yazılar FriendFeed
reklam

Gözucuyla Bakılanlar

Firefox Eklentileri HBK blog Web5a.com Yenile
Login