Bloguma Dokunma Hareketi!

Bloguma Dokunma Hareketi!

Sansürlerle anılan ülkemiz internet ahlakının son bombası Blogspot.com ve alt alan adlarının yasaklanması olmuştur. Digiturk’ün açtığı bir dava sonucu kapatılan erişim hukuk sistemimizde görevli kimselerin internet konusunda ne kadar cahil olduklarını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Açılan dava konusu Digiturk’ün yayın haklarını aldığı yayınların ilgili blog hizmeti veren site üzerinde açılan bazı hesaplar üzerinden yayınlanıyor olmasıdır.

3 Mart 2011 | 11:48
583 Okunma
bosluk

Festival Gibisin Çadır Kurmak İstiyorum!

Festival Gibisin Çadır Kurmak İstiyorum!

Tiyatro, çeşitli tiyatro gösterilerinin izleyici önünde sergilendiği yere denir. Bu sözcük İtalyanca’da ki “teatro” sözcüğünden dilimize geçmiştir. Bu sözcük aynı zamanda Yunanca’da “seyirlik yer” anlamına gelmektedir. Güzel ve bilgi dolu bir girişten sonra gelelim anlatmak istediğim derdime;

7 Aralık 2010 | 01:03
1.879 Okunma
bosluk

Kaliteli yaşamak için olamaz!

Kaliteli yaşamak için olamaz!

Kapıdan çıktığınız anda kendinizi diğer insanların küçük dünyaları arasında bulursunuz. Kimisi ufak kimisi kocaman ya da size öyle gelen dünyalardır bunlar.

Büyük ülkelerin, kendilerini büyük sanan toplumlarında yaşayan küçük insanlar. Yani bizler. İlk ağlamayla, ilk sütle, ilk emzikle başlıyor bu çatışma. Önce, yıllarca gelecek yıllarınız için eğitilmeniz gerekiyor. Gelecek yıllarınızda yani bir taraflarınızda ki kıllarınız beyazladığı zaman daha rahat edebilmek için (!) uzun yıllar eğitilmeniz gerekiyor. Bu eğitim süreci bittiği vakit işte benim en çok sevdiğim kısım başlıyor sonsuza kadar çalışmak.” Ölüm insan için bir sonsuzluk hali” değil mi işte, tamam doğru söylüyorum sonsuza kadar çalışıyorsunuz o vakit. Bir eşek gibi, bir katır gibi, bir ördek, bir kaz gibi çalışıyorsunuz hiç birinin diğerinden farkı yok. Kimisi erkenden kalkar erken yatar, kimisi senin uyuduğun saatte sabahlara kadar çalışır. Sonuç olarak sonsuza kadar çalışır sonra göçer gider o ufacık dünyasından. O kadar emek o kadar alın teri kanlarına kalır. Döngüye bakar mısın? Ne kadar manidar…

İşin diğer ironi kısmı sürekli başka şeyler ve başkaları için çalışıyor olman. Bir projeksiyon(sanırım Türkçesi kestirim) yapalım. Siz falanca işte falanca maaşla çalışan bir kimsesiniz. Sabah uyandınız, ilk işiniz banyonun lambasını yakmak hop elektrik kurumu için çalıştığınız miktarı sizden aldık, yüzünüzü yıkadınız aldım su parasını da. Tıraş oldunuz kozmetik parası, her sabah yüzünüzü sildiğiniz o havlu için bile bir para ödediğinizi hatırlatmak isterim. Üzerinize giydiğiniz takım elbise için ödediğiniz para şu anda muhtemelen o ipi üreten çiftçinin cebindedir. Kahvaltı yaptınız market parası, gazete okudunuz matbaacının oğlunun servis parasını ödediniz, ayakkabıları tam geçirdiğiniz bağcıklara uzandınız “hooop” dağda danaları otlatan çobanın günlük yevmiyesini ödediniz. Dayanamayıp evden çıktınız sonunda. Şöyle ellerinizi geri çelip gerildiniz ve parlayan güneşin yüzünüzü yıkamasını, içinizi ısıtması için bir iki saniye güneşe baktınız. Bak bu “beleş” işte. Beleş olduğu için kısa sürüyor çünkü acele etmezseniz minibüsü kaçıracaksınız.

At elini cebine şoför için çalıştığın miktarı öde. İş yerinize girdiniz öğlene kadar çalıştınız tabi bu süre zarfında, e-posta ile gelen kredi veya kredi kartı borçlarınızı ödediniz, SMS ile bildirilen cep telefonu faturanızı ya da çocuğun okul taksitini ödediniz. İçtiğiniz ve akşam eve ekmek götürmek zorunda olan çaycı Hamdi Bey’in çay paralarını ödemeyi unutmayınız. Öğlen bir yemek yediniz size hizmet eden garsonun parasını, mutfakta sizin bulaşıklarınızı yıkayan gariban kızın, akşamları kendisinden büyük paspas sapıyla bir oyana bir bu yana dolanan ufaklığın, patronun kolejde okuyan oğlunun arabasının benzin parasını kısacası diğer insanların bütün ihtiyaçları için gerekli olan miktarı kasaya bıraktınız. İşe gittiniz, eve gittiniz uzar gider sonu yok.

Şimdi düşünün toplum içindeki insanların aslında ne kadar aciz durumda olduklarını, her bir insan başka bir insanın ufacık dünyası için çabalıyor. Bu çabaların karşılığında para diye adlandırılan bir şey alıp, başka bir insanın kendisi için çalışması karşılığında veriyor. Sizin bulaşıklarınızı yıkayan kızcağız mahalledeki bakkal Ahmet Dayı’ya ödemek zorunda olduğu veresiyesi için, sizin cebinizdeki paranın patronun cebine oradan da kendi cebine gelmesi için her Allahın günü tabaklarla sevişiyor(!) Ve siz o kızın bu sıkıntılarını gidermek için patronunuzun size verdiği görevleri yerine getirmek için her sabah sımsıcak yatağınızdan kalkıp “beleş” güneşi sadece bir iki saniye içinize çekebiliyorsunuz. Yine sabah oluyor, yine akşam. Onca sene dirseklerinizi sonsuza kadar çalışmak için mi çürüttünüz, ya da şöyle söyleyeyim, sonsuza kadar başkalarının, başkalarına olan borçlarını ödemeleri için mi harcadınız!

Dünyanın yuvarlak olduğunu anlamak için uzaya gitmeye hiç gerek yoktu, eğer öyle olmasaydı patronumun kazandığı parayı bana vermesini, benim bu para ile yemek yememi, bulaşıklarımı yıkayan kızın bakkala olan borcunu ödemesini, bakkalın sattığı bakliyatın parasını toptancıya ödemesini, bu toptancının mahsulün parasını çiftçiye ödemesini, çiftçinin tarlayı hasat etmek için kullandığı traktörü almak için galericide olan senetlerini ödemesini, galericinin aldığı traktörler için fabrikaya olan borçlarını ödemesini ve ödediği bu borçların aslında benim patronun cebindeki para olasını nasıl açıklayabilirdiniz! Alın size başladığınız noktaya geri dönmek, alın size dünya yuvarlak!

Şimdi bana birisi söyleyebilir mi insan neden çalışır, çalışmak için neden eğitilir? Lütfen yaratıcı olun, bu sorunun cevabı kesinlikle kaliteli yaşamak için olamaz…

4 Ekim 2010 | 10:29
923 Okunma
bosluk

Neşe Doluyor İnsan

Etiketler:
Neşe Doluyor İnsan

Teknoloji, pek çok tanımı olan bir terim ancak bana göre teknoloji tekniği değiştirilmeden geliştirmeye denilmeli. Tekniği değiştirmeden geliştirmek! Güzel bir tanımlama oldu sanırım.

Daha tekniğin “loji” olmadığı zamanlarda minik bedenler geliştirdikleri çeşitli oyunlarla beyinlerinin haz almalarını sağlarlardı. Bu oyunların özü hırstan çok eğlence doluydu. Yani “lop” haz, tertemiz, katıksız, saf.

Benim yaşlarımın çocukları eğlence olarak mahalle aralarında topla oynanan oyunlar oynarlardı. Bunlar o zamanın “multiplayer(çok oyunculu)” oyunlarıydı. Bilmem kaç çekirdekli oyun sunucuları yoktu o zamanlar, sunucu dediğin nedir ki zaten bildiğin sokak arası, oyun konsolu dediğin 2 taştan yapılmış kale, joystick dediğinde yırtık pırtık bir toptur. Singleplayer(tek oyunculu) oyunlar da evde halı kenarlarında sürülen arabalar, salon lambasının altında uçurulan helikopterler, koridora fırlatılan kağıt uçaklardı. Vallahi hiç öyle “çar*”lar yoktu, ya da bilmem kaç altına satın alınan askerler, veyahut inekleri satıp satın aldığımız domates tarlaları. Bilmem kaç kilometre uzakta görmediğimiz hatta bazen duymadığımız rakiplerimizde yoktu bizim. Bizim rakibimiz, olsa olsa yukarı mahalledeki “hasan” o olmadı komşu Ayşe teyzenin oğlu “Mehmet” olurdu. Onu da zaten hem görüp, hem de duyabiliyorduk. Canımızı sıktığında oyunumuza dâhil etmiyor, yeri geliyor şaplak atıyor “tekme tokat” dalabiliyorduk. Çocukluk işte.
Peki ya şimdi; karşı takımdaki bilmediğimiz rakibimize kızdığımız zaman ya uyumayıp tüm gün altınları topluyor “bilmemne kılıcını alıp” tıklaya tıklaya iz yapmış faremizle saldırıyoruz.

Elimize geçen parayı, torpil, kızkaçıran, füzeye yatırıp “lop” haz almaya çalışırdık. Olmadı sanki hiç yememiş gibi çikolata alır, evde 2,5lt kola olsa bile şişe kola alıp onu içerdik.
Hiç öyle internet  girip “çarlarımızı” “level*”lemezdik. Ya mideye yatırım, ya da “lop” haz verici yanıcı patlayıcılara yatırım yapardık.

Gel zaman git zaman, dijital eğlenceye geçtik bizde. Ankara’da sadece Maltepe Pazarı’nda satılan “Maden in China” yazılı atariler aldık. Kötü 55 ekran uzaktan kumandası sonradan takılmış televizyonlara bağlayıp anne baba gelmeden gizli gizli oynadık. Oyun kaseti diye bize sattıkları kartların içlerini merakla açıp kimin içindeki kart daha büyük ise o oyun daha kaliteli geldirdi bize. Ama bilmiyorduk ki kart ne kadar küçülürse teknoloji o kadar artıyor. Çocuktuk işte.

Eğlenmek için ne modeme, ne internete, ne bilgisayara, ne klavyeye, ne de fareye ihtiyacımız vardı. Beleş “lop” eğlencelerimiz vardı. 1 tane top 2 tane taş. Olmadı 5-10 tane bilye, 1 tane delik. Hırs yok, ödül yok, “level” yok. Oynanan oyunu kayıt edip yarın devam edebileceğimiz bir hafıza kartımız bile yok.

Velhasıl işte o vakitlerde çocuklar çocuktu. Yani bizler. Şimdiki insan ırkı kesinlikle bebek, çocuk, genç, ergen, yaşlı diye “level”lerden oluşmuyor. Direk bebek, genç, ergen…  diye gidiyor. İşte bu yüzden 23 Nisan Ulusan Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Ulusal Egemenlik Bayramı olarak değiştirilmeli.

-Melda’com senin oğlan nerede,

-Ay sorma şekerim içeride “çar”ını “level”liyor bilmemne kılıcı mı ne varmış onu alınca falanca kaleye saldıracaklarmış mı ne öyle bir şey. Sizinki neler yapıyor.

-Bizimkide tarlasında ki domatesleri topladı 100 altına satarsa traktör alacakmış.

Topu amcalar tarafından kesilmiş, ağaçlara dalmış, dizleri yara bere içinde eve girmiş, ekmek arası beyaz peynir domatesle öğün geçirmiş tüm çocuklar için gelsin. Bayramınız kutlu olsun…

*çar: İnternet üzerinden oynanan oyunlarda oyuncuların geliştirmeye çalıştıkları sanal karakterlere verilen genel ad.

*lop: Örn: “lop et”: kemiksiz, yağsız et.

*level: kademe, seviye

1 Mayıs 2010 | 20:23
477 Okunma
bosluk

İndirimli Bilet Öğrenci Sorunsalı

İndirimli Bilet Öğrenci Sorunsalı

Büyük şehirlerde toplu taşıma araçlarına bazı meslek grupları indirimli biniyorlar. Ancak insanlarımızın anlayamadığı bazı kuralları dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Kendi yasadığım şehri temel alarak anlatmaya çalışırsam Ankara’da toplu taşıma araçlarına binen yolcularda farklı sınıflar vardır bunlar çalıştıkları kurumdan yol ücreti (kartı) alan çalışanlar ki kartlarının arka yüzleri yeşildir ancak fiyatlandırma olarak tam bilet temel alınır, yıllık belirli bir ücret vererek bandrol ve kimlik alan yaslılar, gazi ve engelliler (bu bandrolü olanlar günün belirli saatlerinde ücretsiz biniyorlar), emniyet mensupları, belediye çalışanları ve bazı kamu çalışanları da yine ücretsiz biniyor.  Bunun yanında milli eğitim bakanlığı ve bazı kurumlara bağlı öğretmenler (belirli bir ücret karşılığında alınan bandrol ile) indirimli bilet uygulamasından yararlanabiliyorlar. Buraya kadar kafa karıştıran bir şey söz konusu değil. En büyük sorun biz gençlerin durumu anlamasına rağmen “safa yatıp” üçkağıtçılık yapmak istemesinden ileri geliyor. öğrenci ile bandrolü olan öğrenci arasındaki farkı anlayamamasıdır. Toplu taşımanın olduğu her şehirde öğrenci bileti uygulaması yereldir. Bu nedenle İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara, Antalya, Erzurum’da öğrenci bileti fiyatları farklıdır. Dolayısıyla İstanbul’da okuyan bir öğrenci Ankara’da öğrenci bileti alamaz bu tam tersi içinde geçerlidir. Aslında burada bizlerin anlayamadığı bir durum daha var öğrenci bileti ile indirimli bilet arasında bir fark yok Ankara’da. Yukarıda bahsettiğim bandrolle indirimli bilet alan kurum çalışanları aslında bir yerde öğrenci bileti alıyor. Ancak resmi yazışmalar ve fiyatlandırma yönetmeliğinde öğrenci bilet olarak gecen bir bilet turu yok o biletin adi indirimli biletir.

Gelelim “ben öğrenciyim ağabey” “diyerekten(!)” öğrenci kimliğini titrek elleri ile çıkartan gençliğe, şimdi arkadaşım belediye kararı derki indirimli bilet alacaklar her yıl benim vereceğim bandrolü bu kimliğe yapıştırmak zorundadır ve her yıl ilgili eğitim kurumunca verilecek olan yenileme bandrolünü ya da tarih içerikli mühürü kimliklerinde bulundurmak zorundadır. Peki, bu ne demek? Eğer bir ortaöğretim kurumunda okuyorsanız okul müdürü tarafından mühürlü ve o yıl tarihli bir kimliğe, eğer bir yükseköğretim kurumunda okuyorsanız o seneki kimliğe ya da bandrole sahip olmanız gerekiyor. Bu otobüs idaresinin sizin hala okuduğunuzu anlamasının en kısa yolu bu. Eğer o sene kayıt yaptırmadıysanız veya kaydınızı dondurduysanız artik öğrenci değilsiniz. Açık öğretim büroları da dâhil üniversiteniz size o yılın bandrolünü vermeyecek dolayısıyla yasaya göre siz öğrenci değilsiniz ve otobüs isletmesinin verdiği bandrolü alma hakkiniz yok.

Velhasıl, otobüslere indirimli binmek için gerçekten öğrenci olduğunuzu okul üniformanızla, gecen seneden kalma kimliğinizle, yaşınızla değil eğitim kurumunuzdan aldığınız güncel evrakınızla yani kimliğinizle ispatlamanız gerekmekte. Bu o kadar karmaşık bir durum olmamasına rağmen hala cebinde sadece öğrenci kimliği olan gençler “kardeşim öğrenciyim iste” diyerek görevlilere çemkiriyorlar. Bende diyorum ki kardeşim öğrenci bileti değil o indirimli bilet!

Meraklısına; gönül ister ki bu tür evraklarla, bandrollerle uğraşmadan tüm öğrenciler sadece kimlikleri ile binsinler otobüslere ancak takdir edersiniz ki ülkemizde dolandırıcı çok bunu engellemenin tek yolu bu.  Ankara’da indirimli bilet bandrolü 20 Türk Lirası, günde 2 kere otobüsü kullanan bir öğrenci 1 ay gibi bir sürede bu parayı çıkartıyor. İnatçılara bir uyarı bandrol kontrollerini sıklaştırdılar ceza ödemek istemiyorsanız dikkatli olun.

Benim mi? Her sene bandrolümü alır o gereksiz tartışmadan uzak dururum.

12 Nisan 2010 | 21:04
697 Okunma
bosluk

O Yok Bu Sene Efendim

O Yok Bu Sene Efendim

-Evet paşa hazretleri, -Tabiî ki paşa hazretleri, -Hindi efendim, fırında tabiî ki.  -Tombalamız hazır efendim…

Arkamızda duran kazığın vermiş olduğu açıyla içimizden bile olsa kurmak istemeden kurduğumuz cümleler bunlar. Yeni yıla yine yeniden zamlarla giriyoruz. Bundan iki yıl önce 2008 yılında yazdığım bir yazıya baktım geçenlerde (Meraklısı için bakınız: YılBaşı, ZamBaşı, hoşgeldi KelBaşı! ) değişen hiç bir şey olmamış bu ülkede.

Yeni yıla girdiğimiz anlarda 15 dakikalık sarhoşluğun vermiş olduğu bilinçsizlikle hiç bir şey hissetmeyeceğiz muhtemelen. Ama ertesi sabah, alkolün vermiş olduğu ağızdaki iğrenç tat, mide yanması ve arkamızdaki kazığın acısıyla 1 Ocak 2010’a acı dolu uyanacağız.  Uyandığımız anda hafif bir ürperti gelecek çünkü gece alkolün etkisi ve çevremizdeki insanların hoplayıp zıplamaları ile ısınmış bedenimiz üşüyecek. Beyin susuzluğun ve üşümenin verdiği içgüdüyle mutfağa doğru yol alacak. Önce kombiyi yakacağız, sonra ocağa bir çay koyup ateşleyeceğiz doğalgazı, işte tam bu sırada gizli bir el cüzdanımızdan %5 zammı alıp götürecek. Dün akşamki alkol miktarına bağlı olarak oluşan dehidrasyon yüzünden böbreklerimiz iyi çalışmamış olacak ki tuvaletimiz bastıracak bir anda. Koşarak tuvalete atacağız kendimizi, girmeden 0.1 milisaniyelik bir zaman diliminde düğmeye basıp lambayı yakacağız ve 0.1 milisaniyelik bir sürede cüzdanımızdan %1,32’lik bir zam alınıp götürülecek.

Hacetimizi giderdikten sonra çayı kontrol edeceğiz. Eğer bir tiryaki isek hemen akciğerlerimiz beyninize çığlıklar gönderecek beni rahatlat diye. Yakacağız bir tane “cigara”. Ben olsam yakmam çünkü bu 2009 da aldığınız ve muhtemelen 2010’a göre %30 %40 daha ucuz olan son “cigaranız”. Daha alıp götürmediler cüzdandan paranızı ama eğer o anda sigarayı bırakmazsanız bundan sonraki her paket alışınızda zammı alıp götürecekler. Bence bırakmalısınız yoksa oturamayacak duruma gelebilirsiniz.

Her şey güzel kahvaltınızı yaptınız, çayınızı içtiniz, dün geceden dem vurdunuz, kendinize geldiniz ve bir anda aldığınız biletler aklınıza geldi. Hemen gazeteyi kurcalayıp ilgili sayfayı buldunuz. Heyecanlanmanıza gerek yok büyük ikramiye size çıksa bile birileri zammı cebinizden aldı çoktan. O anda zengin olsanız bile aslında çok zengin değilsiniz. Çünkü paracıkları zamlar yüzünden alıp götürmeselerdi daha zengin olmuş olacaktınız.

Beyninize kan gitmeye başladı ve yapacak işleriniz, görüşmek için söz verdiğiniz arkadaşlarınız aklınıza geldi. Kapıdan çıktınız ve düşünmeye başladınız. Nasıl gideyim diye?  Ya arabaya atlayıp gitmek yada toplu taşımayı kullanmak için karar vermeye çalışıyorsunuz. Durun ben size yardım edeyim. Eğer Ankara’da oturuyorsanız size bir haberim var 1 Ocak 2010’dan itibaren toplu taşıma ücretleri %15 civarında zamlı. : ) Gerçi arabayla gitseniz bile akaryakıta da zam gelmesi düşünülüyor. Tüh tüh evde kaldınız gördünüz mü?

Napalım evde oturup TV’ye bakalım bari diye söylendiniz. Geri eve çıktınız. %1.32’lik zamma sahip TV’yi açtığınızda göreceğiniz ilk şey saçma sapan “noel” filmleri ya da gece tacize uğramış insanlar olacaktır. Siz ne bekliyordunuz?

Bence TV’yi kapatın, çayın altını da söndürün, sakın sigara içmeyin öylece bir sonraki yılı bekleyim derim. Kıpırdadınız anda cebinizde kalan son bozukluklar da düşüverir, gizli bir el onlarıda alıp götürüverir.

Evet paşa hazretleri, -Tabiî ki paşa hazretleri, -Hindi efendim, fırında tabiî ki.  -Tombalamız hazır efendim.

-Kim? O yok bu sene efendim. Onun yerine biz hepimiz göbek atacağız bütün vatandaşlar olarak. Artık 3-5 bir şey yapıştırı verirsiniz alnımıza olmaz mı?

12 Nisan 2010 | 21:04
226 Okunma
bosluk

1.Çinko 2.Çinko Tombala

1.Çinko 2.Çinko Tombala

Son günlerde gündemdeki yerini git gide sağlamlaştıran konu, malumunuz H1N1 virüsünün yol açtığı domuz gribi olarak adlandırılan grip türü. Grip virüsünün hücre çeperine yapışması gibi yapıştı bu hastalık gündeme. Bir aşı krizidir gidiyor maşallah. Sağlık bakanlığı alel acele aşıları ithal etti bir iğne seferberliğidir gidiyor. Bir önceki yazımda (G.D.O.) bahsettiğim devlet büyüklerinin bir şeyin güvenli olduğunu ispat etme içgüdüleri bu aşı olayında da yasandı ve sağlık bakanı, il sağlık müdürü ve bilumum başhekim vs. kameralar önünde aşılandı, tütütü maşallah. Ama ben hala “Bu hıyarlar GDO’lu değil” diye kameralar önümde hıyar yemelerini bekliyorum. Neyse konumuz GDO değil.

Aşı güvenli değil, yok bizleri kobay edecekler, anne adayları vurulmasın o bu derken T.C. Başbakanı ben aşı olmayacağım diye ferman vari bir laf etti ve halk birinci çinko diyerek önlerindeki kâğıttan bir numara kapattı sessizce.

Pek çok ülkenin başkanlarının sağlık sorunları alerjileri ve varsa kronik hastalıkları saklanır. Bu bir güvenlik meselesidir. Ben bu ferman vari 1.çinkoyu böyle bir durum sandım ve sineye çektim. Hani hiç bir kronik rahtsızlığım yok risk grubunda değilim gibisinden.

Ama çok geçmeden T.C. Başbakanı 2.ferman vari konuşmasını yaptı ve “ne bana nede aileme yaptırmam” dedi. Haydiii etti mi size 2. çinko. Sağlık bakanı sessiz, kabine sessiz, muhalefet de bu bir krizdir AKP’nin kabinede bu işi çözmesi ve bir tavır alması gerektiğini söylüyor.

Halkımız da tavır olarak ikiye ayrılmış durumda. Bir taraf “başbakan canimiz her şeyimiz o ne derse onu yaparız” diye yaptırmazken, diğer taraf “önce başbakan olsun sonra ben olurum” diyor. Tavırlar farklı olsa da sonuç aynı. İnsanımızın ödü patır patır patlıyor. Bunun nedeni grip olmaktan korkmak mı, grip asisinin güvenilirliği mi belli değil ?

Bir kaç gün önce meclise aşılama merkezi kuruldu, pek vekillerin uğradığı söylenemez, okullardaki sınıflar karne haftalarını aratmıyor. Kısacası büyüklerden(!) küçüklere(!) ödler patır patır patlıyor ve ben şimdi tombalaaaaa demek için tetikte bekliyorum. Tombala kâğıdımda ki sayıların üzerine GDO’suz mandalina ve fıstık kabukları koymuş bir şekilde.

“-Haydi, bakalım iyi salla, iyi salla da tombala yapalım yeğenim…”

Sağlıklı günler…

Yayın Tarihi: 24 Kasım 2009

12 Nisan 2010 | 21:02
468 Okunma
bosluk

G.D.O.

G.D.O.

Grip-Domuz-Organizma

Son zamanlarda gündemde ağırlıklı olarak 2 konu var. Birisi grip diğeri genetiği değiştirilmiş organizma.

Öncelikle grip konusunda sunu söylemek istiyorum, her söylenene inanmayın ve bir cevap arıyorsanız eskilerin, ninelerinizin, dedelerinizin önerilerini dinleyin. Eskiler geçmişte pek çok salgın gördüler ve bunları öyle aşıyla, maskeyle değil doğal yollardan atlattılar.

Annelerimiz hep demezler miydi dışarıdan gelince ellerini yıka, tuvaletten çıkınca ellerini yıka diye? Eskiler her mevsimin meyvesi çıktığında pazara gidip özenle bu meyveleri alıp aksam ziyafet çekmezler miydi? Aslında bizimde bu salgından korunma yollarımız bunlar olmalı. Domuzu, maymunu boş verin aklınızı çalıştırın biraz…

Çözüm aslında basit; ellerinizi sürekli yıkayın, ağız ve burun hijyeniğinizi sağlayın. Tuzlu gargara idealdir. Elleriniz temiz olmadığı veya risk noktalarına temas ettikten sonra (özellikle kapı kolları ve toplu tasım araçları) yemek yemeyin, gözünüzü ovuşturmayın ve ya burnunuzu karıştırmayın. ;) Bu noktalar grip virüsünün bulaşma noktalarıdır.

Kesinlikle vitaminsiz kalmayın ve mevsim meyvelerini tüketin. Çünkü doğa bir dengedir. Kışın C vitamini içerikli meyveler olduğu gibi, yazın sıvı içerikli meyveler olur. Tanrı bu düzeni kusursuz kurmuştur buna inanın.

Zayıf düşmeyin, taşa oturmayın, uykusuz kalmayın. Sadece 2 ay sağlıklı ve dikkatli yaşamaya çalışın hiçbir şeycik olmaz.

Aslında meyve konusunda biraz karışık son günlerde. GDO diye bir illeti kabul etti bu ülke geçenlerde. Bilmeyenler için GDO Genetiği Değiştirilmiş Organizma demek oluyor.

Genetiği değiştirilmiş demek aslında pek çok anlama geliyor. Gen teknolojisi sonu bilinmeyen bir gelişme. Bir yanda çok az su ile yetişebilen, dayanıklı gıdalar kadar yararlı olabilecek pozitif kısım, diğer yanda çilek tadında muz görünümünde gıdalar kadar doğaya ters ve kötü bir durum. Ancak şu sıra gündemde tartışılan olay özellikle soya ve mısırda kullanılan bir teknik.

Bitkinin verimi için ziraiyi ilaçlama gerekiyor bu ilaç çeşitli bakterileri ve böcekleri bitkiden uzak tutarak verim artırıyor tabiî ki pahalı ve zahmetli ancak GDO’lu gıdalar kendi içlerine yerleştirilen DNA’lar sayesinde bu ilacı kendi hücrelerinde üretebiliyor. Sonuç? Bizde onları yiyoruz. Çok basit değil mi?

Güzel ülkemdeki yöneticiler radyasyon yok diye cay içti, su temiz diye su içti, yarında GDO zararsız diye “hıyar”(salatalık) yiyecekler göreceksiniz.

Bundan on yıl sonra bu ülkedeki insanlarda tıpkı şu anda olduğu gibi saçma sapan hastalıklar çıkacak. GDO özellikle hammadde olan ürünlere uygulandığından ürün çeşitliliği genişliyor.

Olayı ehlinden dinlemek istersek;

*TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Gökhan Günaydın;

`GDO`lu üretimin yüzde 99`unu ABD, Arjantin, Kanada ve Çin yapıyor. Türkiye, GDO`lu üretimin yüzde 90`ından fazlasını oluşturan 4 ana üründe, yani pamuk, soya, kanola ve mısırda ithalat yapıyor. İthalatın yapıldığı ülkeler de ABD ve Arjantin. Türkiye`de ithalatçı bir firma `ithal ettiğim hammaddede GDO yok` derse bu beyan yeterli sayılıyor. Türkiye`ye 2003`te 1.8 milyon ton mısır, 900 bin ton soya girdi. 2005`te bu rakam 1.2 milyon tona çıktı. Bunlar ABD ve Arjantin`den geldi. Bugün mısırdan ve soyadan üretilen 800 çeşit GDO barındıran ürün tüketici sofrasına giriyor. Bisküvi, kraker, puding, bitkisel yağ, bebek maması, çikolata ve gofret gibi pek çok gıda ürününde GDO olmasına rağmen, tüketicinin bundan haberi olmuyor.`

Ne diyelim yalnız ve güzel ülkemin insanları domuz, grip ve organizma arasına bizi sıkıştıranlar utansın; hepinize afiyet olsun…

Kulak Küpesi: Taşa oturmuyoruz, uykusuz kalmıyoruz, ellerimizi güzelce yıkayıp mevsim meyveleri tüketiyoruz…

*Alıntı: radikal.com.tr

12 Nisan 2010 | 21:01
452 Okunma
bosluk

Hanim”iş” Bilen İnsanlarım

Hanim”iş” Bilen İnsanlarım

Bir ülkenin toplumsal yapısı incelenirken degerlendirmeye alınan sınıflardan biriside o ülkenin genç kesimidir. Genç kesimde kendi içinde bazı alt sınıflara ayrılsa da geneli yansıtan bir yapı söz konusudur.

Ülkemizde yüze yakin üniversite, milyona yakin üniversite öğrencisi gençler var. Yani yüksek eğitim düzeyinde okuyan büyük bir toplum sınıfı. Alınan eğitimin nicelik ve niteliklerine girmeden şöyle yoğurdun kaymağını sıyırıyor gibi üsteki tabakayı alacağım mevzu bahsimi o tabaka üzerinden yapacağım.

Pek çoğumuz üniversite ortamlarını farklı alt grupların sosyal etkisi altında okuyoruz. Bu alt gruplar üniversitenin genel durumu, başarı göstergesi, bulunduğu il ve oradaki toplum genelinin sosyal-ekonomik gücüne göre evrimleşmekte. Doğru okudunuz “evrimleşmekte!”

Genel olarak rahatsızlıklarımın başında üniversitelerin bilim insani ya da yüksek öğrenim görmüş kimseler yerine etnik ve siyasi oluşumlara üye yetiştiriyor olması.

Gençlerin dünya veya devlet meselelerine kapalı hiç bir etnik ya da siyasi görüşü olmayan kimseler olmasından yana birisi değilim. Ben şunu söylüyorum; insan çok yetenekli bir ressam iken ayni zamanda iyi bir garsonda olabilir. Genç bir akademisyen ya da öğrenci iken iyi bir sempatizan olabileceği gibi, çok iyi bir bilim insanı da olabilir. Doktor, mühendis ya da bir uzman.

Ülkesini ve halkını gerçekten seven ve düşünen bir insan olmak demek, kendi ideolojilerini ya da fikirlerini insanlara dayatmak değil, çağın gereksinimlerine bakarak o ülkenin bağımsızlığa ve güce nasıl ulaşacağını düşünmek ve uygulamak demektedir.

Öncelikle bilim ve teknoloji üretebilmeli sonra siyasetimizle onu satabilmeliyiz. Ancak biz hiçbir şey üretemediğimiz gibi, iş bilmez siyasetimizle bile bile lades ediyoruz. Çünkü zamanında derslerine, bilime yönelmesi gereken insanlar 30 yıllık sloganlar atarak ders çalışmaya çalışanları rahatsız ettiği için ne iş bilen bilim insanlarımız çok, ne de iş bilen siyasetçilerimiz. Göz ardı edilen en önemli şey, siyasetin de bir bilim olduğunu unutmak!

Şöyle bir hayal kuralım; bu gün belediye başkanı olabilmek için şehir bölge planlama bölümü mezunu olma zorunluluğu olsaydı şehirlerimiz çok daha güzel olmaz mıydı? Sağlık bakanımız pek çok konuda uzman profesör düzeyinde bir doktor olsaydı, maliye bakanımız iktisat isletme mezunu yerine (ki bu bile zorunlu değil) finans uzmanı, ekonometri mezunu olsaydı, insanlar ne hastane sıralarında ölürdü nede B.D.D.K* diye bir kurum olur muydu?

Milli eğitim bakanımız pek çok orta öğretim kurumunda müdürlük yapmış, il milli eğitim müdürlüğü yapmış, eğitim fakültelerinde öğretmen yetiştirmiş bir hoca olsaydı neler değişirdi bu ülkede?

Sadece oturup az biraz düşünsek yaşananların ya da yaşanacakların ne kadar basit dönüm noktalarına dayandığını göreceğiz.

Bu ülkenin bilime, bilim insanına, iş bilen siyasetçiye, kültürlü ve okumuş insanlara ihtiyacı var.

*Bankaları Düzenleme ve Denetleme Kurumu

Meraklısına;

Yazıyı yazdığım tarih: 24 Ekim 2009

12 Nisan 2010 | 20:59
567 Okunma
bosluk
 Son Yazılar FriendFeed
reklam

Gözucuyla Bakılanlar

Firefox Eklentileri HBK blog Web5a.com Yenile
Login