Seninle hiç ilgisi yok aslında
Biraz suya özlemli, yorgun ve hatta yaşlandığı için termalli mevsimlere muhtaç kırgınlıkları besliyorum bu günlerde.
Çok çocuktum akşam ev oturmalarına misafirlerimiz gelirdi. Koşuşturup dururduk evin her köşesinde. Dişlerini sıkan, kaşlarını şekilden şekle bürüyen bir annenin evlatlarıydık. Bu tavrına aldırmazdık annemin. Bizim olurdu birkaç saat sürse de saltanat. Koltukların arkası ve balkon tozluydu diye, çoraplarımız kirlenirdi. Dişlerini sıkardı annem. Aldırmazdık. Bizimdi saltanat. Birkaç saat sonra ebediyen alaşağı edilecek bu meşrutiyetlerle büyüdük, demokrasi yanlıları gençler olduk. Ve tek kişilik yönetime karşıtlığından, yani balkonun tozunu çoraplarıyla eve taşıyan çocuklar olduğumuzdan değilmiş annemin dişlerine verdiği zeval..
Bir ses birazdan şöyle diyecekti
Çocuklaaaaar hadi size mutfaktaki masayı hazırladım
Nereye gidilse, kim gelir olsa yahut nerede toplanılsa
Evin mutfak bekçiliği görevine nail olan çocuklardık biz
Salakça, hiçbir anlam ifade etmeyeceği halde
Anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun sorusuna maruz kalan çocuklardık
Sana bir kardeş getirsin mi leylek amca?
Ne bileyim ben, keyfine eserse kapsın gelsin bir iki tane. Ya da boş ver, bak benim annem titiz kadın, koltukların arkasına geçen çocukları pek sevmiyor. Leylek amca bizim evin yolunu da bilmez zaten. Bırak elleşme, böyle iyi…
Çaylar içilir. Sıra meyve faslına gelirdi. Memur babanın evlatları olursan ve çocuksan eğer, senin payına mütemadiyen ortadan bıçakla kesilmiş bir muz düşer. Ev sahibi olabilirsin ya da konuk götürülmüş olursun fark etmez, bir muzu tüm olarak yiyebilmek için kemal bir yaşı bekleyeceksindir. Kaldı ki sırf bu yüzden büyüdüğüme inandığım anlar oldu. Ve hatta bu anları aşarak bizzat bu yüzden büyüyen arkadaşlarım doluydu. O denli takıntılı bir hal bu…
En olmadık anda
Kızım hadi teyzelere kolonya dök diyen bir annenin çocuğu oldunuz mu siz?
Ya da
Koş, amcalara terlik getir diyen bir babanın kızı?
Bu noktaya “haydaaaa” yaraşmaz mı en fiyakalısından.
Bayram değilse kolonya dökmeye heveslenmez ki küçük bir kız
Hele terlik mevzuu hiç bana göre değil. Zaten hep itiraz eder, devamında yığınla nasihate gark olurdum.
Sonra bir çocuğun konuk evinde asla uykusu gelmemeli. Cümle hep aynı; evde olsa gece yarısına kadar oturur. Bana inat yapıyor!
Bir konuk evinde standart alışkanlıklarına gem vurulan tek canlı çocuktur.
Çıkarken, girerken, otururken hep dayatılır
Teşekkür ettin mi
Güle güle dedin mi
Demedim!
Diyecekken bunu sordun “ahada” demiyorum!
Bu gerginliği geçirmeye hevesli ev sahibi de “hadi sen bizim kızımız ol, ne güzel gezdiririm ben kızımı, şeker alırım, bebek veririm” biçimli gerçekten fazlaca uzak ve zırva yatıştırmalara girişir’di…
O zamanlar benim ailem olmaya hevesli ne çok büyük var, demek ben kusursuzum diye düşünürdüm. Hepsinden beni kandırdıkları için soracak hesaplarım ve alınacak bebeklerim, şekerlerim, jelibonlarım var.
Çocuk olmak güzel değildi.
Dertti
Tasaydı
Sıkıntıydı
Saçmalıktı hülasa..
Çocukluk dediğin zaten
Konuk olmak ve konuk ağırlamak şeklindeki iki ana evrenin geçişinde ve sonrasında yaşadıklarındı. Azardı, öğüttü, cezaydı çokça…
Dişlerini sıkan annemin saçlarına aklar düşeli epey oldu. Ve şimdi oturup konuştuğumuzda “İyi ki öyle davranmışım bak adam oldun” biçiminde kendine tesellili bir kadın var.
Konuk evlerini sevmiyorum ben. Hala ne zaman ailemle gitmek mecburiyetinde olduğum konuk evleri olsa (ki çok önemli değilse gitmem) sanki aniden biri çıkıp kolonya tut teyzelere, terlik ver amcalara diyecekmiş gibi gelir. Her seferinde koltuk arkasına bir çocuk girecek kadar açıklık varsa o evde, gülerim. Neden güldün diye sorar ev sahibi. Yine sıkar annem dişlerini…
Artık konuk evlerinden kalkarken kimse “kızımız ol” demez de ben yüzsüzlüğü ele alıp kızınız olsam mı ki şeklinde zihnimden geçiririm. Gülerim, sorarlar nedenini, annem sıkar dişlerini…
Suya özlemli bir akşamdan geçiyorum şimdi. Ve biraz “nira”lı bir akşamdan… Başka hiçbir özlemle ilişkisi bulunmayan zamanlardan. Ne çocukluk, ne ilk gençlik, ne yitirdiklerim. Biraz suya özlemliyim hepsi o kadar. Ve o denli kritik bir dönemecindeyim ki hayatın; tüm acımasızlığımla kabul etmediğim “bizim kızımız ol” cümlesi yerine ya da bir muzu bütünce çocuk meyve tabağı içine yerleştirmeye zorunlu alternatif bir ömür gerekiyor evime, işime, fikrime…
Ama dedim ya tek derdim suya özlemli bir akşamdan geçmek. Yanı, önü, olmadı arkası sıra “nira” attırır ölçüde kalbe ziyan şarkılar dinletisinde.. Başka hiçbir özlemle ilişkisi bulunmayan bir akşam bu. Bir sır vereyim mi şimdi size; su özlemli “şair ruhlu bir yazardan” tek halt olmaz bu akşam. Bütün leyleklere (amca, teyze ne gam, cinsi ayrımlar yok bende) derin özlem ve sevgimle..;)
Not: Bugünlerde her gördüğün leylek sürüsünde yanında bulunanın cümlelerine dikkat!
“Aa bu yıl gördüğün ilk leylek mi?”
Evet! ne oldu ki?
“Havada gördün demek tüm yıl gezeceksin, hadi yine iyisin” biçiminde bir diyalog geçiyorsa yanındakilerle aranda. Benim çocukluğumdan pek farkın yok, hadi bir selam da sen et öyleyse leylek amcalara…
Yayın Tarihi: 28 Nisan 2007