Aslında…
Bu kez karar veremedim
Yoksa sorduğunda susmam, hazırlıksız yakalanmış olmamdan değil.
Hani, bir yara bandını neden hep cüzdanının en kuytu köşesinde taşır ki insan
Bilinir çünkü paradan hüviyetten birkaç vesikalık pozdan daha önemlidir yarayı saran…
En çok sevdiğin sevebilmeyi göze alamadıklarının toplamı,
Sevmekten vazgeçtiklerinin yan odasında kalandı.
Aslında…
Kim geçmişse ve geçerken kalmak istemiş ama beceremeden yadigâr sızılar bırakmışsa yüreğinizde
Üzeri karalanmadan
Islatılmadan
Sandıklanmadan
İmha etmeden
İntihara sürüklemeden
İçinizde kalacaktır; öyle sessiz derin umulmaz bir organ edasıyla…
Aslında…
En beklenmedik anda
Elimizle koymuş gibi yok ettiklerimizden geri gelenlerin aritmetik ortalamasıydı “ben başka birini sevebilirim” dedirten şey
Sandıklar kilitlendikçe içleri hep havasız kalır çünkü
Sandıklara saklamamak gerekir bu yüzden bitmesin isterken bitirilenleri
Özgür sıradanlıklara kaynaştırılmalı aşk
Yüreği kırbaçlamadan
Gütmeden zihni
Kendiliğinden yani…
Biz giydirdik diye o kadar yakıştı giysisi
Eşi emsali bulunur mu bir daha aynısının sorusu anlamsız
Terziler beden ölçülerini bildiklerinden de prova alır
Elbiseyi güzel kılan sade beden uygunluğu değildir çünkü
Terzi olanlar, bunu anlar…
Aslında…
Onu kendime çağırdığım her seferde uzaklaştırdım varlığımı nefesinden
Dilinde lal oldu adım
Ben bazen çok başka bedenlerde seslendirdim onun adını
O adımı anmadı
Adımın aynısına rastlamadı
…
İknası yoktur aşkın
Bir olasılığı alıp onun üzerinden yıkılıp tuz buz edilenin adıdır ayrılık
Ya bir daha onun kadar içime sokacağım canıma iç yapacağım bir adam olmayacaksa…
Denklik hissidir hepsi
Ne yaşanmışsa
Ne yaşanamamışsa
Neler yaşanmakla yaşanmamak arasında bırakılmışsa…
Aslında…
Hep devrettiği için üzerine yaftası yapıştırılan bir üç gibi dokuz gibidir aşk
Teslimatsız törenle devraldım ben emaneti
3’üm
Sıkılınca da dokuz…
Bölünemedikçe işaretleniyorum
…
(Divan edebiyatının 15. yüzyıl temsilcileri, edebiyatın gelişim sürecine en önemli katkıları sağlamış şairleri içinde barındırır. Bunun iki nedeni var bana kalırsa; biri dönem hükümdarlarının şair oluşu ve dolayısıyla şiiri edebiyatı desteklemeleri, ikincisi de bu dönem şairlerinin Divan Edebiyatı anlamında hem biçim hem içerik yönüyle kusursuza yakın eserler vermeleri…)
Bugünlerde başımı yastıkla buluşturduktan sonra ötesini hatırlamıyorum. Böyle yorgun yatağa girmek aslında bir yanıyla fazlasıyla güzel bir durum. Çünkü böyle zamanlarda baş yastıkta, günün muhasebesi işkencesine açlaşırsın bir süre. Ve bu açlık hali yoğunluk devam ettikçe bitmez. Küçüklükten bu yana “Allah’ın açlıkla terbiye etmemesi” biçiminde dualarla büyütülmüş bir neslin çocukları olsak da bazen gerçek doyuma ulaşabilmek için aç kalınması gerektiğine dair bir inanç büyüttüm içimde ben. Açlıkla terbiye olmalı insan. Doymanın ne demek olduğunu sindirsin diye…
Yüklemsiz yaşanmış günlerden birinde zaman geceydi yine. Yorgundum. Aslında sabah güzel başlamıştı gün. Havada güneş vardı. Kısa kollu ince giyinmeleri özleyen bedenler, havanın kendisini aldatacağını bile bile yazlıklarla bezedi çıplaklığını. Bazıları aylardır kendisine yaren ceketlerini hırkalarını hemen bir köşeye fırlattı. Ben de bunlardan biriydim.
Eve dönerken yağmura yakalandım derken. Bahar yağmurundan sonra toprağı ıslatan o nemli damla kokusu benim için hep çok tanrısal bir şeydir. İçime çekmesini bir gıda mahiyetiyle sever, bu işlemi sindire sindire gerçekleştirmeyi yeğlerim. Yağan yağmur giderek hızlanıyordu. Caddenin diğer yanı benim yürüdüğüm tarafa oranla biraz daha kalabalıktı. Önümde, yağmur ıslattıkça sevdiğine sokulan bir kadın, kadını kollarıyla dolarken onu yağmurdan sakınmak isteyen bir adam yürüyorlardı. Yağmur hızlandıkça çiftin adımları da hızlanıyordu. Ülkem insanları daha çok ıska konularda orantının doğru olanını seviyordu. Ben, yağmur hızlandıkça adımlarımı yavaşlatıyordum. Bilerek isteyerek hissederek ıslanıyordum…
Eve dönüş için durağa vardı çift. Benim durağa varmama biraz vardı daha. Ama yine de çift görüş mesafemdeydi. Birazdan durağa vardım. Saate baktım. Takriben bineceğim otobüsün gelmesine 15 dakika gibi bir süre vardı. Yağmurdan korunmak için birbirine sokulmuş insanlara, caddede koşuşturanlara durmak ve bakmak iyi geldi. Derken gelen iki otobüs, durağı tenhalaştırdı. Benim otobüsüm ve çiftin bineceği otobüs hala gelmesi için tarafımızdan bekleniyordu. Birazdan çiftin otobüsü de geldi.. Estetik bir suskunlukla anlaştığına karar verdiğim çift, elele otobüse binip uzaklaştılar…
İzsiz zamanlardan geçmeyi dilemedim hiç. Birinin şimdiki zamanı, benim geçmiş zamanımdı. Benim şimdiki zamanım gün geldi birilerinin gelecek zamanına bulandı. Bundan hiç şikâyet etmedim. Edilmemesi gerektiğini bildim. Çünkü birkaç zaman vardı evrende ve hepimiz bu sirküler döngünün birer parçasıydık. Parçası olmak da zorundaydık.
İzlerimi sevdim ben. Ne kadar burkan izler de olsa bırakılanlar ya da benim açtıklarım; onları sahiplenmem gerektiğine inandım.
15. yüzyıl usta şairlerinden Şeyhi’nin o meşhur mesnevisi Harname’yi bilenler bilir. Hiciv edebiyatının usta örneklerinden biridir mesnevi. Ve asıl bölümünde olmayacak hayaller peşinde koşarken elindekileri de kaybeden bir eşeğin hikâyesidir anlatılan. Elimde neler kaldı hesabını yapmayı biraz geciktirmiş olsam da yitenleri yitirilenleri gidenleri kalanları herkesi sahiplendi yüreğim. Dedim ki benim yolumdan geçti hepsi. Bulutlu günler, yağmurlar, karlar, boranlar… Hepsi bişeylerin müjdecisi bitişi ya da başlangıcı için vesileydi ve evet hiçbiri tesadüf değildi.
Uğurladıklarımız buyur ettiklerimiz başımızın üzerine koyduklarımız yüreğimizi ezenler bizim bilerek ya da istemeyerek çiğnediklerimiz… Alışmak mı kabullenmek mi cevabı çok net verilemeyecek bişey var insanoğlu denilen mahlûkun fıtratında… Sindirebiliyoruz. Bu erdemi ya erken ya geç ya zamanlı ama bir şekilde hepimiz uygulayarak ayakta kalıyoruz. Şeyhi’nin dediği gibi olmaz hayallerle olacakları yitiriyoruz bazen. O zaman da başka yollar açılıyor önümüzde. Yürünmek için. Yeni öyküler biriktirmek için. Yaşarken bir kader çizgisinin olduğuna inanmak için…
Kaç yağmur ıslattı toprağı. Çift miydi düşen yağmur damlalarının topraktaki sayısı, yoksa tek mi bilemem. Neyi istiyorsa onu yaşamalı insan. İş işten geçti mi diye düşünmeden. İşin işten geçmesi değil ki mühim olan. İç geçmemişse can’dan, yaşanacaklar için hala umut vardır o zaman. Umudunuz bitmesin. Toprağın bereketiyle en verimli bu çağda döllensin doğacak olan. Döl tutmuşsa ne kork ne telaşa kapıl. Dokuz ay on gün beklemek zorunda değilsin. Belki çok daha erken. Ya da sabrın itaatiyle öğrenmen gereken, milyonlarca dokuz aylar geçer üstünden. Ama doğacaksa, hak etmişsen bir nur topunu kucaklamayı, o zaman her bir zorluğun onurla gelirsin üstesinden. Muhakkak kollarının arasında yerini alır doğması beklenen. Gözün ışıkla parlar. Gözlerinden öpersin. Göz aydınına gelirler. Kabul edersin.
Geçip giden sadece zaman değil. Zamanın geçirgen yapısının içinde olgunlaşan gelişen büyüyen yeşeren bişeyler var. Tava gelen koparılması beklenen tatlanan güzelleşen meyveye duran bereketli bişey…
Biraz evvel sımsıkı birbirine kenetli o iki eli ayıracak herhangi bir ayraç varsa, yine kendi bedenlerinde gizli kadınla erkeğin öyle ya.
Bugün sevdim İstanbul’u. Martılarla aynı dili olmasa da aynı dini bölüştüğümüzü hissettim.
Seven nefret eden unutan hatırlayan bu dünyada kalan ya da başka bir evrene yol almış olan… Ahmaklıkla gerçek iyiliğin ortasından bir çizgi çizip kavramları iki eşit parçaya ayırdım. İç geçmemişse can’dan, kesilmeyecek olanın adıdır ümit. Ben buradayım. Ahmaklıkla gerçek iyiliğin en orta noktasındayım. Hepinizi selamlarım…
Alışkanlık biriktirmek için koleksiyona gereksinim duymuyorduk
“Seviyorum” tükettikçe sıradanlaşıyorduk
Kullanıldıkça anlamını eskiten gazete kupürleri gibiydik
Çok değerli bir haberi bir asır sonra okuyormuşum gibi
Yani, önemi artık kişiselleştirilmiş, yitirilmiş, es geçildiği için gecikmiş…
Birlikte çıkmayı düşlediğimiz hiçbir kapıdan vakitlice dönmeyi beceremedik biz
İmgesel bir yoğunluğun içinde devinmeyi
Devrilmeye tercih ettik
Şimdi dönüp bakıyorum
Senin elinde çağlar öncesi manşetli telaşlar
Bense günlük bayii tiryakisi
Hani, hiçbir alışkanlık için koleksiyona bel bağlamayan…
Tüm varoluşları –sevmek dahil-
Gereksiz bir alışkanlık zannediyordun
Elinde asırlar öncesi manşetleri
Ömründe pul, taş ve peçete koleksiyonları
Bütün “sevmeklere” sadece bu yoldan gidilir diye inanıyordun
Kupür dediklerin gerçeğin acımasızlığı içinde küfleneli uzun
Devre araları gereğinden fazla uzatıldığı için upuzuna gark olmuş
İki yalan “dost kalabiliriz.” katiliydik.
Senin manşet korkuların hiçbir dilde günceli yansıtmıyor
“Biraz zaman ver.” diyorsun
“Dost kalabiliriz” bıçakladık az önce
Bu kanı bünyeden akıtıp, adına “ayrılık” demek ve bunu kabullenmek için hala biraz vaktin ve sana verecek zamanım var…
2006/Bursa
Yayın Tarihi: 07 Mayıs 2007
Birazdan yığınla önemli konudan bahsedebilirim. Yahut divit koy verip kendini soytarılığa vurabilir. Bu yüzden bu yazı başlıksız olsun önce. Yani lise yılları kompozisyon sınavları gibi giriş gelişmeyi sonuca bağlamadan başlığa lüzum görmüyorum. (malum yanlardan boşluk, alttan üstten boşluk, başlık not değerlendirmesinde ilk sıraları teşkil edecek..)
Ülkenin topluca girmek durumunda kaldığı son dönemeç aslında büyük açıkların patlak verişiydi. Ben böyle tanımlıyorum. Görmeyen, duymayan, kapak, etek, kapı arkası yapılanlar o denli dayanılmaz oldu ve çoğaldı ki patlak verdi sonunda.
Bu süreçte herkesin aklında ve dilinde dolaşan sözler malum “ne olacak halimiz.”
Birbirimizi kandırmayı bırakalım; bunu yapmaktan, maskelerden sıkıldık artık. Dönen oyunlar, yenmiş, unutulmuştur hesabıyla göz ardı edilmiş vaat ve duruşların ayyuka çıktığı zamandır. Sorduğun soruyu unutabilirsin de verdiğin cevabı unuttum dersen eğer sahtekarsın, yalancısın, düzenbazsın. Oysa sağlamlık dediğin geçmişin arkasına göğüs germektir. Her haliyle. Olanıyla biteniyle. Yoksa herkes üç maymun değil; tutar vurulur yüzüne, utanmak, kepaze olmak deyimini ilk gençlik o noktadan öte artık seninle anar. Tarih kitaplarına kızarmış, utanmış bir yüzle geçmenin verdiği hicap duygusunu tahmin etmesi bile hücrelerimi ürpertiyor. İnsan olmanın erdemini aşanlar, bunların yamak bekçileri, susanlar, neme lazım korkakları, sus ulan bastırıcıları, doğrudurcu’lar… Geldiğiniz nokta bu! Geldiğimiz diyerek kendimizden pay biçmem buna. Tevazu gösterecek kadar zarif değilim bu mevzuda. Bir sonraki nesle, dostlarımın çocuklarına, yeni gençliğe verecek cevabım yok! “Bu ülkeyi nasıl bu hale getirdiniz?” diyecek tarihimin hükmüne vebalin büyük. Vebalimiz diye paylaşacak değilim. Ama oyun bitti. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar da mum var mum var şimdi. Bu mum yanmadı. Altındaki karanlıkta korku filmi kıvamı tatsızlıklar yaşattı ama unutuyordu sonunda kendini yakacağını. Yanıyor. Avaz çığlık; figan feryat. Yanıyor…
Genç olmanın onuruna yaraşmaz ne yalan, ne düzen, dolan. Atatürk çocuklarıyız, devrimiz lalelerden gelmiyor bizim. Gerçeğimiz Cumhuriyet. Yönetim nedir şeklinde o kadar çok sorguluyorum ki kendimi; yönetmek için önce yönlenmek gerekmez mi?
Bu yönlenme biçimlendirmesinde bir duruşu olmaz mı fikirlerin
Kim ne yöne çekse koşacak, sömürecek alanları yakalayarak “biz”cilik taslayabilmek mi yoksa yönetmek(!)
Organize zor iştir. Ahkam kesmekse buna nazaran daha kolay yöntem şeklinde algılanabilmektedir. Ne olduğunu bilmekle başlar her şey. Ben ne olduğumu biliyorum. Ahkam kesebilecek kadar biliyorum. Ama sen ne olduğunu bilmiyorsun. Ve fakat diretiyorsun. Gösterdiğin pembeler artık o denli eşkerece siyah ki yanılsama psikolojisiyle falan açıklanır tarafı kalmadı.
Şimdi ne olacak?
Süreç çok can alıcı. Çizgiler, söylemler, kararlar bıçak sırtı. Hukukun üstünlüğünün zevale uğratıldığı bir ülkede iç savaş çoktan başlamıştır artık. Noktalar uçlarda. Hataların veballeri bir tarihin, Cumhuriyetin, Atatürk gençliğinin omuzlamaktan hicap duyabileceği ölçüde hata. Hata erdemliyse ve bilmeden yapılmışsa hatta en önemlisi dersi alınmışsa omuzlanabilir ya
Hataların omuzlanabilir tarafı yok
Ne yalan söylemeli hiç yok
Şimdi ne olur?
Anayasa mahkemesi, CHP’nin açtığı, seçime ilişkin itiraza olur verdi. Oylama, oy yetersizliği gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı bulunarak durduruldu. Gözler TBMM’nin vereceği karara çevrildi. Alternatifler malum. Erken seçim sürecini enselerde hissetmemek işten değil. Peki bu süreç içerisinde sayın Sezer’in dönemi kapanmış olacak. Aklıma bu anlamda (bir çoğunuz gibi) iki seçenek geliyor. Ya Sezer’in süresi uzatılır yahut bu süre yerine vekilen atanacak isimle tamamlanarak tüketilir.
Erken seçim kararı alınırsa kaosların devamı da çok kesilmeyecek. Yaşayıp görelim hep beraber. Seçimin tarihi yaz aylarına tekamül edecek. Herkesin oyuna ihtiyaç duyulacak. Oylarınız, oylarımız, oylar Cumhuriyetimizin geleceği açısından beklide hiç olmadığı kadar değerli olacak. İnsan bazen zaaflarına, hiddetine yenik düşebilir. İnsan olmanın özündendir hata, bunu kabul ederim. Ancak Mustafa Kemal Atatürk gibi bir yöneticinin ülkeyi en kangren zamanlarda bile bir İstanbul beyefendisi üslubuyla yönettiğine şahit olmuş bu gençlik
“ananı da al git o zaman” söylemini kabullenemez. Hazmedemez. İnsan olmak hiddetlenmeyi gerektirebilir ama yönetici olmak bu hiddetin kontrol alanlarını bilmeyi çok daha fazla gerektirir. Her insanın sözü gençlerin dimağlarına kazınmayabilir lakin her yöneticinin tutumu gençliğin gidişi ve duruşuna etkilidir, etkili olmalıdır, olmaya da devam edecektir. Bu şuuru elden bırakmamak esastır. Yaşananlar, yaşatılanlar, gerçekler, hatalar, yalanlar, dolanlar, falanlar, filanlar. Biz konuşadururken zaman da aynı acımasızlığıyla devinimine dahil ediyor yerküreyi. Dönüyoruz, dönüyoruz, dönüyoruz her dakika.
Dileyelim TBMM’den çıkacak karar ülkemiz adına en umut vericisi olsun. Tablo ortada, alternatifler belli. Bu süreçte yapılacak olan “kötünün iyisi” seçimi olacak zannımca. Tek dileğim bizlere yetişmese de bizlerin devamı kuşaklar seçmenin de seçildiği bir ülkenin aydınlık,laik, demokratik, hukuk değerlerine özde bağlı günlerinde huzurla yaşasınlar… Sağlıcakla…
Yayın Tarihi: 01 Mayıs 2007
Seninle hiç ilgisi yok aslında
Biraz suya özlemli, yorgun ve hatta yaşlandığı için termalli mevsimlere muhtaç kırgınlıkları besliyorum bu günlerde.
Çok çocuktum akşam ev oturmalarına misafirlerimiz gelirdi. Koşuşturup dururduk evin her köşesinde. Dişlerini sıkan, kaşlarını şekilden şekle bürüyen bir annenin evlatlarıydık. Bu tavrına aldırmazdık annemin. Bizim olurdu birkaç saat sürse de saltanat. Koltukların arkası ve balkon tozluydu diye, çoraplarımız kirlenirdi. Dişlerini sıkardı annem. Aldırmazdık. Bizimdi saltanat. Birkaç saat sonra ebediyen alaşağı edilecek bu meşrutiyetlerle büyüdük, demokrasi yanlıları gençler olduk. Ve tek kişilik yönetime karşıtlığından, yani balkonun tozunu çoraplarıyla eve taşıyan çocuklar olduğumuzdan değilmiş annemin dişlerine verdiği zeval..
Bir ses birazdan şöyle diyecekti
Çocuklaaaaar hadi size mutfaktaki masayı hazırladım
Nereye gidilse, kim gelir olsa yahut nerede toplanılsa
Evin mutfak bekçiliği görevine nail olan çocuklardık biz
Salakça, hiçbir anlam ifade etmeyeceği halde
Anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun sorusuna maruz kalan çocuklardık
Sana bir kardeş getirsin mi leylek amca?
Ne bileyim ben, keyfine eserse kapsın gelsin bir iki tane. Ya da boş ver, bak benim annem titiz kadın, koltukların arkasına geçen çocukları pek sevmiyor. Leylek amca bizim evin yolunu da bilmez zaten. Bırak elleşme, böyle iyi…
Çaylar içilir. Sıra meyve faslına gelirdi. Memur babanın evlatları olursan ve çocuksan eğer, senin payına mütemadiyen ortadan bıçakla kesilmiş bir muz düşer. Ev sahibi olabilirsin ya da konuk götürülmüş olursun fark etmez, bir muzu tüm olarak yiyebilmek için kemal bir yaşı bekleyeceksindir. Kaldı ki sırf bu yüzden büyüdüğüme inandığım anlar oldu. Ve hatta bu anları aşarak bizzat bu yüzden büyüyen arkadaşlarım doluydu. O denli takıntılı bir hal bu…
En olmadık anda
Kızım hadi teyzelere kolonya dök diyen bir annenin çocuğu oldunuz mu siz?
Ya da
Koş, amcalara terlik getir diyen bir babanın kızı?
Bu noktaya “haydaaaa” yaraşmaz mı en fiyakalısından.
Bayram değilse kolonya dökmeye heveslenmez ki küçük bir kız
Hele terlik mevzuu hiç bana göre değil. Zaten hep itiraz eder, devamında yığınla nasihate gark olurdum.
Sonra bir çocuğun konuk evinde asla uykusu gelmemeli. Cümle hep aynı; evde olsa gece yarısına kadar oturur. Bana inat yapıyor!
Bir konuk evinde standart alışkanlıklarına gem vurulan tek canlı çocuktur.
Çıkarken, girerken, otururken hep dayatılır
Teşekkür ettin mi
Güle güle dedin mi
Demedim!
Diyecekken bunu sordun “ahada” demiyorum!
Bu gerginliği geçirmeye hevesli ev sahibi de “hadi sen bizim kızımız ol, ne güzel gezdiririm ben kızımı, şeker alırım, bebek veririm” biçimli gerçekten fazlaca uzak ve zırva yatıştırmalara girişir’di…
O zamanlar benim ailem olmaya hevesli ne çok büyük var, demek ben kusursuzum diye düşünürdüm. Hepsinden beni kandırdıkları için soracak hesaplarım ve alınacak bebeklerim, şekerlerim, jelibonlarım var.
Çocuk olmak güzel değildi.
Dertti
Tasaydı
Sıkıntıydı
Saçmalıktı hülasa..
Çocukluk dediğin zaten
Konuk olmak ve konuk ağırlamak şeklindeki iki ana evrenin geçişinde ve sonrasında yaşadıklarındı. Azardı, öğüttü, cezaydı çokça…
Dişlerini sıkan annemin saçlarına aklar düşeli epey oldu. Ve şimdi oturup konuştuğumuzda “İyi ki öyle davranmışım bak adam oldun” biçiminde kendine tesellili bir kadın var.
Konuk evlerini sevmiyorum ben. Hala ne zaman ailemle gitmek mecburiyetinde olduğum konuk evleri olsa (ki çok önemli değilse gitmem) sanki aniden biri çıkıp kolonya tut teyzelere, terlik ver amcalara diyecekmiş gibi gelir. Her seferinde koltuk arkasına bir çocuk girecek kadar açıklık varsa o evde, gülerim. Neden güldün diye sorar ev sahibi. Yine sıkar annem dişlerini…
Artık konuk evlerinden kalkarken kimse “kızımız ol” demez de ben yüzsüzlüğü ele alıp kızınız olsam mı ki şeklinde zihnimden geçiririm. Gülerim, sorarlar nedenini, annem sıkar dişlerini…
Suya özlemli bir akşamdan geçiyorum şimdi. Ve biraz “nira”lı bir akşamdan… Başka hiçbir özlemle ilişkisi bulunmayan zamanlardan. Ne çocukluk, ne ilk gençlik, ne yitirdiklerim. Biraz suya özlemliyim hepsi o kadar. Ve o denli kritik bir dönemecindeyim ki hayatın; tüm acımasızlığımla kabul etmediğim “bizim kızımız ol” cümlesi yerine ya da bir muzu bütünce çocuk meyve tabağı içine yerleştirmeye zorunlu alternatif bir ömür gerekiyor evime, işime, fikrime…
Ama dedim ya tek derdim suya özlemli bir akşamdan geçmek. Yanı, önü, olmadı arkası sıra “nira” attırır ölçüde kalbe ziyan şarkılar dinletisinde.. Başka hiçbir özlemle ilişkisi bulunmayan bir akşam bu. Bir sır vereyim mi şimdi size; su özlemli “şair ruhlu bir yazardan” tek halt olmaz bu akşam. Bütün leyleklere (amca, teyze ne gam, cinsi ayrımlar yok bende) derin özlem ve sevgimle..;)
Not: Bugünlerde her gördüğün leylek sürüsünde yanında bulunanın cümlelerine dikkat!
“Aa bu yıl gördüğün ilk leylek mi?”
Evet! ne oldu ki?
“Havada gördün demek tüm yıl gezeceksin, hadi yine iyisin” biçiminde bir diyalog geçiyorsa yanındakilerle aranda. Benim çocukluğumdan pek farkın yok, hadi bir selam da sen et öyleyse leylek amcalara…
Yayın Tarihi: 28 Nisan 2007
Teşekkür yazılarından hep korkmuşumdur. Olur da unutulur en kıymetli biri, tutar kırılır da içinde bir şeyler tamiri zor olur. Ki hatta çoğu kez bu kırgınlığını dillendirmez. İçinde kırıp içinde tamir etme süreçleri baş gösterir.(kendimden biliyorum, yabancısı olmadığım bir duygu..)
Sevmem bu yüzden. Teşekkür yazılarını pek beceremem de. Hep korkarım. Ve hatta hayatımda teşekküre nail o denli değerli insan var ki “hangi birine” tanımlamasını bu yüzden hep çok sevmişimdir…
Kimse alınmamalı. Baştan anlaşalım zaten. Bu yazı sadece O’na teşekkür olsun. Öyle vefa yollu karalanmış bir metni anlatsın da istemiyorum. Yolum uzun, sözüm çok, desteği büyük…
Hepimiz kadar zorlu yollardan geçtim şeklinde klasik tavırlar takınmak değil meramım. Ama önceleri zordu. Epey zor işte. Öyle böyle değil şeklinde zorluklarım oldu. Başarısızlıklarım, hayal ve süreç kırıklıklarım. Ve ben çok sonra öğrendim ki en kaynamayan kırıklar da süreçlerden doğan kırıklıklarmış. Zaman üzerine zaman ilaç ederek beklemek zorundasındır çünkü, ve her bekleyiş süreç kırıklığıdır böyle zamanlarda…
Çok aşikar başarılara imza atamayacak kadar başarısız zamanlarda yanında olanı unutmaz insan. Sonra değişir yol, bir şekilde bir yerlerde zamanında yüzüne bakmayalar yüzüne harstır artık. Böylesine, teşekkür etmek yerine çok daha fiyakalı cümleler birikmiştir de içimde. Her şeye ihanet ederim yine de edemem edebime, bu zamanlarda çok sevmişimdir susmayı. Ki “biliyorduk zaten” cümlesinden sonra hep bir cevaptır onların bekledikleri. Ama yok!
Her şeye ederim de ihanet edemem edebime…
Bir şarkıyı yazmadan önce sancılı süreçler olur ya hani. Bu süreç epey uzun da olabilir bazen birkaç saat de yetebilir. Döl tutanı atasından ayırması epey sancılıdır. Daha iyi bilir bunu anneler. Çok sancılı zamanlarım oldu, yanımda ve elimde sadece O’ydu..
Düştük ve bittik dediğimiz tüm yollardan yaka paça yeşillikler buluyordu. Olacak diyordu. Ve o denli parlayan gözbebekleri oluyordu ki “olmayacak” demeye utanıyordu insan. Yenildim, istemiyorum diyemiyordu, hiçbir şeye olmasa da gözlerindeki inanca saygısından…
Yıla vursam şimdi, hala çocuk sayabilirsiniz beni
Yaşadıklarım ve şahit olduklarım
Ve hatta çok bilinmeyenli çirkeflikleri çabuk çözecek kadar acılarla oynayışımı saymasak belki hala çocuk sayılabilirim…
Öğrettiğin çok şey var. Kattığın ve yüreğime yarenlik ettiğin çok karanlık sabah… Bilgeliğinden kıvançla söz edebilmenin telaşıydı aslında tüm endişem. Oldu. Çok şükür yüzümüze bulaştırmadık e biliyorsun gözümüzden zaten hiç eksik olmadı sancı…J
Yoluna gireni yoldan çıkarmak zordur. Hatta yola girmişse bir kez, ilerleyecektir artık. Korkuya hacet yok Sevgine ve desteğine tanım bulmak zor. Kifayetsiz kelimelerden kastını şimdi daha iyi anlıyorum üstadın..
İnandığın kadar kalacaksın dediğin günü hatırlıyor musun?
Ben bugün kadar tınısıyla hatırlıyorum. Yine yenilecekken, olmadı diyecekken…
Yolum çok uzun, şimdi kağıttan da olsa kalabalığım var. Çoğu “bana bir faydası olursa” şeklinde yamacımıza meyilli duranlar…
Çok az cümle olur ki hem inandırıcı hem körükleyici hem teşvikleyici olsun. Hiç unutmadım cümlendeki inancı, tınısıyla aklımdadır her kelimenin yankılanışı…
İnandığım kadar kaldım.
Öyle haklıymışsın ki inanmadıklarımdan usulca uzaklaştım. İnandığım kadarım. Yıl sonra da inandığım kadar…
Sevdiklerini çabuk yanına alırmış Tanrı. Öyle öğrettiler. Bilmiyorum ki beklide çok insancıl bir sığınıştı bu, yitirilen için söylenebilecek başka hiçbir cümle bulunamadığı içindi. Biraz acıyı hafifletsin diyeydi. Ama öyle öğretmişlerdi…
O günlerin arkasını anlatmayacağım. Gittin ama hep yanımda oldun. Ki hala öyle, hep öyle de olacak…
İsyanlı, derin kanamalı günler yerini olgun düşüncelere bırakınca daha adam akıllı cümleler kurmaya başlıyorsun aynı zamanlarda. Ve tanrı biliyordu. Yerin onun yanıydı…
Günler devam etti. Ediyor. Edecek. İnandığım kadar yakın kalacağım hep sana ve öğrettiklerine. Desteğine. Ve sevgine…
Ne yol bitti. Ne ben tükendim. Devam etti. Başka tanımlaması bulunamadığı için de “hayat işte” denmeliydi.
Çok imdadıma yara bandı bir cümledir senden sonra yaşamaya mecbur olduklarım adına
Doğrusu bu biliyor musun
Hayat işte
Başka hiç bir tanımlaması da yok aslında
Ölüm, dünyadaki yer ve gök arası bir katmanda evveliyle derin sevgiler kazıyanlara yakışmıyor. Maddesel bir dokunuşsuzluk şeklinde tanımlıyorsun öylelerine biçilmiş “ölmüş” kelimesini.. Soyutluk bu işte diyorsun. Ama ölmek başka şey. Epey farklı şey ölmek…
Bir yazının, bir bestenin doğuşu hep sancılı süreçlerden geçer. Geçmek zorundadır çünkü. Canından hiçbir şeyi acısız dünyaya armağan edemezsin. Sen istesen Tanrı kabul etmez, Tanrı kabul etse sen istemezsin artık…
Bu teşekkür yazısı sanadır. Gidişinle çok haklı bir acıya uzunca gözyaşımı, israfsızca, hatta en helaliyle döktürdüğün için, desteğin, varlığın, inancın, erdemin için. Yaşattıkların için. Olgunlaşmamdaki o en büyük payın, yalnızlığımdaki kalabalık paydan için… Hepsi için, her şey için, çok şey için; içinler, epeyler, şeyler ve çokluklar için ama en çok da edebim için çok, çok teşekkür ederim…
Yol devam ediyor biliyorsun. Daha epey zamanım var. Bir yazıyı yazabilmek, bir şarkıya beste dizmek, söz olmak ya da nur topu bir evlat cıyaklatmak tanrısallığın başka biçimlerden seslenişidir dünyaya. Çok anne oldum hülasa, sayısızca…
Divitimin boynunun borcudur bu yazı. Ölüm başka şey ama ölümsüzlüğünün yıl dönümünde teşekkür etmek istiyorum bana eşsizlik kıvamında tüm yaşattıkların adına. Biliyorum hala duyuyorsun, görüyorsun da.
Teşekkür ederim
Hepsi için
Her şey için
Ben, bu sokağı seninle sevmiştim
Her gelişim sensizliğe çıksa da
Bu sokağı hep seninle sevmeye devam ederim
Rahat uyu artık
Ben iyiyim..
2007/Cebeci
Yayın Tarihi: 22 Nisan 2007
Çok “merhaba”lı bir yazı olmasın da pat diye yazmaya başlamalı dedim önce sonra siz değerli okuyucularımıza bu haksızlığı yapmanın büyük nezaket yoksunluğu olacağına karar verdim. Tüm yoğunluğuma rağmen önce ağzı aşarak yürek dolusu tanımlamasına duran “merhaba” demeyi bir borç biliyorum hepinize, bu yazı yolu ile…
Bu alana “tıklayan” ne bekler bilmiyorum
Ama pek eğlenmeyi beklememeli
Dürüst olunmalı ya en baştan
Söylemeli çok baştan
Bu divitten ziyadesiyle gülücüklü pek neşeli dökümler çıkmıyor hülasa..
Sitenin kurucusundan mütevellit samimiyetinden şüphe duymayacağım bir alan olacak burası. Zamanla hepimizin tavrı ve tarzı netleşecek. Ve en arzuladıklarım arasındadır; asla “herkes” sevmemeli divitimin mürekkebini. Sevmeyenlere söyleyeceklerim yok, hiç olmayacak da. Benim kitlem ve telaşım divitimin takipçileriyle…
Varlığına inanç duyduğum bu sitenin yeni kokusunu duyar gibiyim en az sizler kadar. Hepimiz hoş gelip hoş bulduk şüphe yok!
Yazının bütün ana fikri bir “merhaba” aslında
Bu yazı için en azından ötesini de umma!
Merhaba…
Yayın Tarihi: 12 Nisan 2007